Konforu dokuz ay sürer insanoğlunun. İlk sığınak gibi; seni sarar, seni korur, seni kendine alıştırır. İnsan çoğu zaman bu alışmayı hakikat sanır. Oysa konfor, hakikatin değil, gecikmenin evidir.
Sevincin üç gündür. Bir haber gelir, bir kapı açılır, bir kavuşma olur… Kalp parlar. Ama o parlaklık uzun sürmez. Çünkü sevinç, kalbe ait değil; kalpten geçen bir misafirdir.
Olgunluğun kırk gün sürer. Bir imtihan, bir eksiliş, bir susuş… İçinde bir şey durulur. Sanki artık çözmüşsündür. Ama insanın en büyük yanılması, durulmayı varış sanmasıdır.
Otuz gün sessizliğe çağrılırsın, beş vakit ritimle çağrılırsın. Çünkü ruh, dağınıklıkla değil, tekrar ile terbiye edilir. Her gün biraz daha eksilmen için, her vakit yeniden hatırlaman için…
Sayılar burada sınır değil, bir eğitimdir. Ruh, ölçüyle sakinleşir. Üç tekrar eden ibadetle davranışıyla yoğrulursun; dilin söyler, bedenin eğilir, kalbin teslim olur. Ama asıl olan, bu üçünün bir olmasıdır. İnsan en çok burada zorlanır: söylediğiyle olmadığı, yaptığıyla inanmadığı yerde… Her secde, “ben”den bir parça alır. Ama insan, o parçayı bırakmaya ne kadar razıdır?
Sana vaad edilen sekiz kat bahçe… Dışarıda kurulmuş bir mükâfat değil; içeride açılan bir genişliktir. Her vazgeçiş bir kapı olur, her terk ediş bir bahçeye dönüşür. Genişlik, elde ettiklerinle değil; bıraktıklarınla başlar.
Yedi kat ise bir tehdit değildir. Az verdiğinden alınandır. İçinde tuttuğun, paylaşmaktan kaçındığın, yüzleşmekten korktuğun her şey… Sende daralan bir yere dönüşür. İnsan cehennemini çoğu zaman kendi içinde kurar.
Sittin seneyi ömür sanırsın. Uzun zannedersin. Oysa hududun baştan yazılmıştır. Günleri sayarsın ama eksilenin kendin olduğunu unutursun. Her gün biraz daha azalırsın; fakat bu azalış, eğer fark edilirse, bir yaklaşmaya dönüşür.
Sonra hepsi çözülür. Konfor yük olur, sevinç susar, olgunluk dağılır. Çünkü insan, kalıcı olana değil; alıştığına bağlanır. Ve alışkanlık, hakikatin en sessiz perdesidir. Yine başa dönersin. Aynı dil, aynı zaaf, aynı kaçış… Çünkü dönüşmeden tekrar eden, sadece zaman kaybeder.
Ama bütün bu sayılar boşuna değildir. Dokuz, üç, kırk, otuz, beş… Her biri bir sınır çizer. Her biri sana fısıldar: “Sen sayılısın.” İnsan sayılı olduğunu anladığı gün, sonsuzu aramaya başlar.
Bu ölçü, yalnız ruhu değil; ilişkileri de korur. Din, insanın yalnız kalbini değil, kalpler arasındaki mesafeyi de terbiye eder. Bu yüzden sevinç üç günle, yas üç günle sınırlandırılır; bayram üç gün sürer, küslük üç günle kesilir.
Ailede ise bir söz kırar, bir bakış incitir. Üç gün küslük, hem kalbi hem bağları korur. Küslük üç günle sınırlıdır ki kalp kararmasın, bağlar tamamen kopmasın.
Dostlukta bir yanlış anlaşılma veya susuş… Üç gün, kırgınlığın aşırı büyümesini önler, affetmeyi hatırlatır. Arkadaşlıkta da her kusur üç gün sınırında durur; taşan öfke, kalbi karartır ve bağları koparır.
Sevinç, mutluluk, bayram üç gün sürer ki şükür unutulmasın, şımarıklık başlamasın.
Hüzün üç gün sürer ki acı inkâr edilmesin ama insan hayattan kopmasın.
İlişkiler de sayı ile korunur. Ölçü konulmuş bir sevgi daha uzun ömürlü olur. Sınırlandırılmış bir öfke kalbi zehirlemez. Zamanı belirlenmiş bir hüzün insanı karanlığa hapsetmez.
Sevinçten olgunluğa kadar hayatın tüm evreleri belirli sayılarla sınırlanmıştır; çünkü ruh, dağınıklıktan ancak bu ritim ve tekrarla terbiye edilir. Gerçek genişlik biriktirmekle değil, her vazgeçişin bir bahçeye dönüştüğü o kutlu “terk ediş” ile başlar.
Sayılar sadece birer sınır değil, insana “sayılı” olduğunu fısıldayan ve onu sonsuzu aramaya iten sessiz birer eğitmendir. İşte hakikat tam burada başlar. Sürelerle ölçülen hiçbir şey sana ait değildir. Ne konfor, ne sevinç, ne olgunluk, ne ibadetin ritmi, ne de ömrün kendisi…
Ya Hepsi geçtikten sonra, sende ne kalır?
Nihayetinde İNSAN, üzerinden gelip geçen zamanın veya duyguların toplamı değil; hepsi eksildikten sonra kendinde kalan o ÖZ cevherdir.
