İnsan bazen kendini büyük cümlelerde arar. Oysa hakikat çoğu zaman küçük bir benzetmenin içine saklanır. Bir buğday tanesi gibi… Sessiz, mütevazı ama içinde koskoca bir başağın ihtimalini taşıyan.
Tasavvuf düşüncesi insanı anlatırken çoğu zaman buğday ve ekmek metaforunu kullanır. Çünkü buğdayın yolculuğu, insanın içsel dönüşümünü anlatan en güçlü sembollerden biridir. Başakta büyüyen buğday biçilir, ezilir, öğütülür, yoğrulur ve ateşte pişer. Dışarıdan bakıldığında her aşama bir kayıp gibidir. Oysa bütün bu süreçler başka bir varlığa dönüşmenin eşiğidir.
Buğday için son ekmektir.
İnsan içinse olgunluk.
İnsanın kalbi de böyledir. Dışarıdan bakıldığında sıradan görünür; fakat içinde işlenmeyi bekleyen bir anlam, olgunlaşmayı bekleyen bir öz taşır. Tasavvuf geleneği bu yüzden insanın kalbini bir potansiyel alanı olarak görür. Küçük bir varlık gibi görünen insan, aslında büyük bir anlamın taşıyıcısıdır. Nasıl ki bir buğday tanesinde koca bir başağın ihtimali saklıysa, insanın kalbinde de büyük bir anlam gizlidir.
Fakat bu potansiyel kendiliğinden ortaya çıkmaz. Buğday nasıl öğütülmeden ekmek olmazsa, insan da hayatın tecrübeleriyle yoğrulmadan olgunlaşamaz.
Bugün psikoloji bize şunu söylüyor: İnsan yaşadığı kırılmalarla şekillenir. Hayal kırıklıkları, reddedilişler, başarısızlıklar… Kaçmak istediğimiz ne varsa çoğu zaman karakterimizi yoğuran da onlardır. Kabuğu hiç çatlamayan bir tohum filiz vermez. Hiç sarsılmayan bir insan da derinleşmez.
Demek ki içimizde bir buğday tanesi var.
Ve hayat, onu yavaş yavaş öğütüyor.
Ancak insanın dönüşümü sadece bireysel bir süreç değildir. İnsan psikolojik olduğu kadar sosyal bir varlıktır. Bu yüzden kalbin ekmeği yalnız bireyin içinde değil, insan ilişkilerinin içinde de pişer.
Hiçbir buğday tanesi tek başına ekmek olmaz. Ekmek için su, ateş ve emek gerekir. İnsan da tek başına olgunlaşamaz. Onu yoğuran şey çoğu zaman insanlarla kurduğu ilişkilerdir.
Kimlerle yürüdüğümüz, nasıl bir ailede büyüdüğümüz, hangi sözlerle incinip hangi bakışlarla onarıldığımız… Bütün bunlar iç dünyamızın hamuruna karışır.
Bu yüzden aile insanın kalbindeki buğdayın ilk işlendiği yerdir.
Aile, insanın ilk aynasıdır. Sevilmeyi, kıyaslanmayı, korunmayı ya da kırılmayı çoğu zaman ilk kez ailede öğreniriz. Kimi insan sevgiyi şartlı öğrenir, kimi koşulsuz. Kimi görülerek büyür, kimi fark edilmeden.
Eğer aile sevgiyi şartlara bağlarsa, insan kalbinde eksik bir ekmek taşır. Eğer aile kabul ve merhamet sunarsa, insanın kalbi daha kolay olgunlaşır. Fakat hayat sadece güzel duygularla değil, eksik kalan yanlarımızla da insanı pişirir. Bazen bir yara bile insanın kalbinde daha büyük bir anlayışın kapısını açabilir.
Sonra arkadaşlıklar başlar.
İnsan çoğu zaman en büyük dönüşümlerini arkadaşlık ilişkilerinde yaşar. Bir dost sizi büyütebilir, bir ilişki sizi tüketebilir. Biri yanınızda durur, biri çekip gider. Kimi zaman omzunuza konan bir el iyileştirir, kimi zaman söylenen bir söz yıllarca içinizde kalır.
Bu yüzden ilişkiler sandığımız gibi sadece huzur alanı değildir. Aynı zamanda bir dönüşüm alanıdır. İnsan insana değerek olgunlaşır.
Zamanla kalpte başka bir şey oluşmaya başlar: anlam.
İnsan olgunlaştıkça kalbinde bir “ekmek” oluşur. Bu ekmek bazen merhamet olur, bazen hikmet, bazen de insanı yargıdan uzaklaştıran bir anlayışa dönüşür.
Ekmek yalnızca bir besin değildir; paylaşımın sembolüdür. Kendine sakladığın bilgi ağırlaşır, paylaştığın hikmet hafifler. Kendin için yaşadığın duygu daralır, başkası için taşıdığın merhamet genişler.
Olgun insan sadece kendini doyuran değildir.
Başkalarının açlığını fark edendir.
Belki de insanın asıl sorusu şudur:
Toprakta tanecik olarak kalmak mı,
yoksa ateşten geçip ekmek olmak mı?
Çünkü herkesin içinde bir buğday tanesi vardır. Hayat o taneyi bazen ezer, bazen yoğurur, bazen ateşe koyar.
Ama bütün mesele şudur:
Bu süreçlerden sonra insan acıyan bir kalbe mi dönüşecek,
yoksa başkalarını doyuran bir ekmeğe mi?
Çünkü kalbin ekmeği pişen insan yalnız kendini değil, çevresindeki dünyayı da besler.
Herkesin içinde bir buğday saklıdır.
Ama herkes ekmek olmaz.
Ekmek olanlar ise dünyayı sessizce besler.
