Uzm.Dr.Tahsin Özenmiş
Köşe Yazarı
Uzm.Dr.Tahsin Özenmiş
 

Açlığın Öğrettiği Hakikat: Şükrün Unutulan Anahtarı

Hayatın baş döndürücü hızı içinde, sahip olduğumuz en kıymetli şeyleri sıradanlaştırma konusunda üstümüze yok. Her sabah masamızda bulduğumuz ekmek, bardağımıza dolan su veya bir meyvenin kokusu... Çoğu zaman bunları birer "hak" gibi görüyor, arka plandaki muazzam sanatı ve ikramı fark etmiyoruz. Elimiz uzanıyor, alıyoruz ve tüketiyoruz. Peki ya ruhumuz? O, bu nimetlerin manevi lezzetinden ne kadar nasipleniyor? ​Modern dünya bize her şeye kolayca ulaşma lüksü verirken, maalesef "şükür" duygumuzu törpülüyor. Gerçekten aç kalmadan doymanın, gerçekten özlemeden kavuşmanın tadını unutuyoruz. İşte tam bu noktada Ramazan, sadece mideye vurulan bir kilit değil, kalbe açılan bir pencere olarak hayatımıza giriyor. Bize elimizdeki ekmeğin gerçek sahibini hatırlatıyor. Bugün insan, çoğu nimeti doğrudan asıl sahibine değil; aracısına bağlıyor. Marketi görüyor ama toprağı görmüyor. İlacı görüyor ama şifayı veren kudreti düşünmüyor. Maaşı görüyor ama rızkın hakiki kaynağını hesaba katmıyor. Ramazan ayı işte tam burada devreye girer. Oruç, yalnızca aç kalmak değildir; algıyı yeniden inşa etmektir. Açlık, insanın unuttuğu bir hakikati ona yeniden hatırlatır: “Sahip değilim; emanetçiyim.” Gün boyu elini uzatamadığı bir lokmanın, akşam vakti bir nimet tecellisi olduğu hakikatını hatırlar. Bir bardak su, sıradan bir içecek olmaktan çıkar; hayatın özeti olur. Açlık, nimetin üzerindeki tozu siler. ​Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi, Ramazan Risalesi’nde bu hakikati ve orucun şükürle olan sarsılmaz bağını şu muazzam ifadelerle anlatıyor: "... Cenab-ı Hak hadsiz enva'-ı nimetini nev'-i beşere zemin yüzünde neşretmiş. Ona mukabil, o nimetlerin fiatı olarak, şükür istiyor. O nimetlerin zahirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiat veriyoruz, onlara minnettar oluyoruz; hattâ müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki Mün'im-i Hakikî, o esbabdan hadsiz derecede o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte ona teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.    İşte Ramazan-ı Şerif'teki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünki sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymetdar bir nimet-i İlahiye olduğuna kuvve-i zaikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü manevîye mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten memnuiyeti cihetiyle; "O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenavülünde hür değilim; demek başkasının malıdır ve in'amıdır. Onun emrini bekliyorum." diye nimeti nimet bilir; bir şükr-ü manevî eder. İşte bu suretle oruç, çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer." ​Aslında oruç, sadece bir "açlık" hali değil, "varlığın" farkına varma sanatıdır. İftar sofrasında önümüzde duran bir bardak su, o an dünyanın en kıymetli hazinesine dönüşür. O ana kadar "benim" dediğimiz ve fütursuzca tükettiğimiz her şeyin, aslında birer emanet olduğunu iliklerimize kadar hissederiz. İftar vaktindeki bir dilim kuru ekmeğin, sair vakitlerdeki saray sofralarından daha lezzetli gelmesi, gerçekte midemizin değil ruhumuzun doymaya başlamasındandır. Sonuç olarak; oruç tutmak sadece bir açlık tecrübesi değil, irademizi asıl sahibine teslim etme sanatıdır. İftar saati yaklaştığında o bir yudum suyun karşısında sergilenen vakur bekleyiş, insanın kendi başına buyruk olmadığının en zarif ilanıdır. "Kendi irademle, bir İlahi Emir karşısında iftarı bekliyorum; bu bilinçli bekleyiş benim en büyük kulluk nişanımdır." diyebilmek, insanı eşyaya köle olmaktan kurtarıp gerçek bir hürriyete, yani hakiki şükre ulaştırır.  Gelin hep birlikte bu Ramazan, sofralarımızı sadece lezzetlerle değil; her nimetin ardındaki o gizli Eli ve asıl ikram Sahibini görerek, kalbi bir şükürle bereketlendirelim.
Ekleme Tarihi: 03 Mart 2026 -Salı

Açlığın Öğrettiği Hakikat: Şükrün Unutulan Anahtarı

Hayatın baş döndürücü hızı içinde, sahip olduğumuz en kıymetli şeyleri sıradanlaştırma konusunda üstümüze yok. Her sabah masamızda bulduğumuz ekmek, bardağımıza dolan su veya bir meyvenin kokusu... Çoğu zaman bunları birer "hak" gibi görüyor, arka plandaki muazzam sanatı ve ikramı fark etmiyoruz. Elimiz uzanıyor, alıyoruz ve tüketiyoruz. Peki ya ruhumuz? O, bu nimetlerin manevi lezzetinden ne kadar nasipleniyor?

​Modern dünya bize her şeye kolayca ulaşma lüksü verirken, maalesef "şükür" duygumuzu törpülüyor. Gerçekten aç kalmadan doymanın, gerçekten özlemeden kavuşmanın tadını unutuyoruz. İşte tam bu noktada Ramazan, sadece mideye vurulan bir kilit değil, kalbe açılan bir pencere olarak hayatımıza giriyor. Bize elimizdeki ekmeğin gerçek sahibini hatırlatıyor.

Bugün insan, çoğu nimeti doğrudan asıl sahibine değil; aracısına bağlıyor. Marketi görüyor ama toprağı görmüyor. İlacı görüyor ama şifayı veren kudreti düşünmüyor. Maaşı görüyor ama rızkın hakiki kaynağını hesaba katmıyor. Ramazan ayı işte tam burada devreye girer. Oruç, yalnızca aç kalmak değildir; algıyı yeniden inşa etmektir. Açlık, insanın unuttuğu bir hakikati ona yeniden hatırlatır: “Sahip değilim; emanetçiyim.” Gün boyu elini uzatamadığı bir lokmanın, akşam vakti bir nimet tecellisi olduğu hakikatını hatırlar. Bir bardak su, sıradan bir içecek olmaktan çıkar; hayatın özeti olur. Açlık, nimetin üzerindeki tozu siler.

​Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi, Ramazan Risalesi’nde bu hakikati ve orucun şükürle olan sarsılmaz bağını şu muazzam ifadelerle anlatıyor:

"... Cenab-ı Hak hadsiz enva'-ı nimetini nev'-i beşere zemin yüzünde neşretmiş. Ona mukabil, o nimetlerin fiatı olarak, şükür istiyor. O nimetlerin zahirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiat veriyoruz, onlara minnettar oluyoruz; hattâ müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki Mün'im-i Hakikî, o esbabdan hadsiz derecede o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte ona teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.

   İşte Ramazan-ı Şerif'teki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünki sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymetdar bir nimet-i İlahiye olduğuna kuvve-i zaikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü manevîye mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten memnuiyeti cihetiyle; "O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenavülünde hür değilim; demek başkasının malıdır ve in'amıdır. Onun emrini bekliyorum." diye nimeti nimet bilir; bir şükr-ü manevî eder. İşte bu suretle oruç, çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer."

​Aslında oruç, sadece bir "açlık" hali değil, "varlığın" farkına varma sanatıdır. İftar sofrasında önümüzde duran bir bardak su, o an dünyanın en kıymetli hazinesine dönüşür. O ana kadar "benim" dediğimiz ve fütursuzca tükettiğimiz her şeyin, aslında birer emanet olduğunu iliklerimize kadar hissederiz. İftar vaktindeki bir dilim kuru ekmeğin, sair vakitlerdeki saray sofralarından daha lezzetli gelmesi, gerçekte midemizin değil ruhumuzun doymaya başlamasındandır.

Sonuç olarak; oruç tutmak sadece bir açlık tecrübesi değil, irademizi asıl sahibine teslim etme sanatıdır. İftar saati yaklaştığında o bir yudum suyun karşısında sergilenen vakur bekleyiş, insanın kendi başına buyruk olmadığının en zarif ilanıdır. "Kendi irademle, bir İlahi Emir karşısında iftarı bekliyorum; bu bilinçli bekleyiş benim en büyük kulluk nişanımdır." diyebilmek, insanı eşyaya köle olmaktan kurtarıp gerçek bir hürriyete, yani hakiki şükre ulaştırır.

 Gelin hep birlikte bu Ramazan, sofralarımızı sadece lezzetlerle değil; her nimetin ardındaki o gizli Eli ve asıl ikram Sahibini görerek, kalbi bir şükürle bereketlendirelim.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.