"İnsan ne mutlak faildir ne de çaresiz bir mahkûm; bir elini duaya, diğerini istiğfara verdiği ölçüde istikametini korur."
İnsan, varlık sahnesine çıktığı andan itibaren bir gerilim hattının üzerinde yürür: kudret ile acziyet, niyet ile netice, irade ile kader arasındaki ince çizgi… Modern düşünce çoğu zaman insanı ya sınırsız bir özneye dönüştürür ya da bütünüyle şartların ve determinizmin esiri olarak okur. Oysa hakikat, bu iki uç arasında, çok daha hassas ve derin bir denge noktasında durur. İnsan ne mutlak muktedirdir ne de tamamen mahkûm. Onu insan yapan tam da bu aralıktır: sınırlı bir irade, fakat sınırsız sonuçlara açılan bir mecra.
Bediüzzaman Said Nursî’nin cüz’î irade tasviri, bu dengeyi çarpıcı bir berraklıkla ortaya koyar. İnsana verilen irade, mahiyet itibarıyla zayıftır; hayırda eli kısa, şerde ve tahribatta ise eli uzundur. Bu ifade, insanın fıtratına dair karamsar bir tespit değil; bilakis son derece gerçekçi bir varlık analizidir. Zira tarih ve bireysel tecrübe, iyiliğin çoğu zaman emek, süreklilik ve sabır gerektirdiğini; kötülüğün ise küçük bir ihmal, kısa bir gaflet veya anlık bir meyille geniş sonuçlar doğurabildiğini açıkça göstermektedir.
İşte tam bu noktada dua, tevekkül, istiğfar ve tövbe kavramları salt ahlâkî tavsiyeler olmaktan çıkar; iradenin ontolojik destek mekanizmalarına dönüşür. Dua, insanın sınırlı kudretini ilâhî kudrete bağlayan bir dayanak noktasıdır. İrade, kendi başına ulaşamayacağı hayır neticelerine dua ile ulaşır; bireysel çabanın ufku, ilâhî yardımın genişliğiyle birleşir. Aynı şekilde istiğfar ve tövbe, insanın karanlık meyillerini bastıran pasif bir pişmanlık değil; şerri durduran, tahribi kesen aktif bir müdahaledir. Böylece irade, sadece tercih eden değil; yönlendirilen, desteklenen ve arındırılan bir merkez haline gelir.
Bu çerçevede insan, doğru dayanaklara yöneldiğinde anlamlı ve sonuç doğurucu olduğu için kıymetlidir. İrade, dua ile büyür; tövbe ile temizlenir. Ve insanın ebedî akıbeti, sahip olduğu iradenin büyüklüğünden çok, onu hangi istikamete teslim ettiğine göre şekillenir.
"Ey insan! Senin elinde gayet zaîf, fakat seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa, cüz'-i ihtiyarî namında bir iraden var. O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenatın bir meyvesi olan Cennet'e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki, onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel'unenin bir meyvesi olan Zakkum-u Cehennem'e yetişmesin. Demek dua ve tevekkül, meyelan-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tövbe dahi, meyelan-ı şerri keser, tecavüzatını kırar."
(Sözler)
Bu metinde insanın iradesi son derece çarpıcı bir denge üzerinden anlatılır: İnsan, sahip olduğu cüz’î irade bakımından zayıftır; hayır üretme kapasitesi sınırlı, şer ve tahripte ise etkisi nispeten daha geniştir. Ancak bu zayıflık, insanın tamamen çaresiz olduğu anlamına gelmez. Çünkü bu iradenin nasıl kullanıldığı, onun ulaştığı neticeleri kökten değiştirir. Dua, insanın iradesine verilen en güçlü destek mekanizmasıdır; insan kendi sınırlı kudretini ilâhî kudrete dayandırdığında, normalde ulaşamayacağı hayır silsilesine ulaşabilir ve ebedî saadet gibi en büyük neticeye eli yetişir. Buna karşılık istiğfar ve tövbe ise iradenin karanlık tarafını dizginleyen bir fren vazifesi görür; insanın günaha olan meylini keser, kötülüğün yayılmasını durdurur ve onu felaketle sonuçlanacak bir akıbetten geri çevirir. Böylece dua ve tevekkül, insanın hayra yönelişini güçlendiren bir kaldıraç olurken; istiğfar ve tövbe de şerre uzanan eli kısaltan, tahribi durduran bir koruma kalkanı haline gelir. Özet olarak İnsan kendi başına zayıftır; fakat dua ile desteklenen bir irade hayrı büyütür, tövbe ile arındırılan bir irade ise şerri etkisiz hale getirir ve insanın ebedî akıbetini belirleyen istikameti tayin eder.
Neticede insan, Kendi başına kaldığında kırılgan, savrulmaya açık ve eksiktir; fakat dua ile desteklendiğinde hayra uzanan bir kudrete, tövbe ile arındırıldığında şerri durduran bir basirete kavuşur. İnsan ne mutlak bir faildir ne de edilgen bir mahkûm; o, istikameti seçmekle mükellef bir yolcudur.