Uzm.Dr.Tahsin Özenmiş
Köşe Yazarı
Uzm.Dr.Tahsin Özenmiş
 

Bir Medeniyetin Sesi: Itrî Efendi ve Kaybolan Ruhumuz

Bir millet, kılıçla kazanılan zaferler ve taşla kurulan şehirlerden ziyade, zamanın tahribine direnip asırlar sonrasına sızabilen o derin sesle hatırlanır ki bu toprakların hafızasında hala canlılığını muhafaza eden o ses, Itrî Efendinin medeniyetimize bıraktığı ruh mirasıdır. Türk musikisinin "piri" ve en büyük dehası olarak kabul edilen Buhurizade Mustafa Itri, yalnızca bir bestekâr değil; aynı zamanda bir şair, hattat, hanende (ses sanatçısı) ve devlet adamıdır. Itrî Efendi, sadece notalar dizmiş bir bestekâr değildir. O, Osmanlı medeniyetinin kalbinden yükselen sesi kayda geçirmiştir. Bugün hala bayram sabahlarında minarelerden yükselen tekbirler, yalnızca bir dinî ritüel değil; asırlar öncesinden bugüne uzanan bir medeniyet hafızasıdır. Ve o hafızanın mimarı, Itrî’dir. Düşünün… Bir eser, üç yüz yılı aşkın bir süredir değişmeden okunuyor. Ne modaya yeniliyor, Ne zamana direnmek zorunda kalıyor, Ne de anlamını kaybediyor. Bu, sıradan bir sanat başarısı değildir. Bu, hakikate yaslanan estetiğin zaferidir. Itrî’yi anlamak, salt nota bilgisinin sınırlarını aşmayı gerektirir. O, 17. yüzyılın o demlenmiş estetik ikliminde, sarayın görkemi ile dergâhın tevazusunu aynı ruh potasında eritebilmiş, Enderun terbiyesiyle yoğrulmuş, bir münevverdir. Yaklaşık bin eser verdiği, yalnızca kırk kadarının günümüze ulaştığı rivayet edilirken, bayram sabahlarını hala ayağa kaldıran Segâh Tekbiri bu derin medeniyet zevkinin en berrak sesidir. Asıl kaybettiğimiz şey de budur: Sanatkârın sadece üreten değil, olgunlaşmış bir şahsiyet olması. Bugün müzik var ama hikmet suskun; ses var ama sükûnet kayıp; teknik var ama ruh eksik.  Itrî Efendi bize şunu hatırlatır: Sanat insanı yükseltmiyorsa eksiktir; yükseltmeyen her estetik, yalnızca oyalayan bir sestir. Itrî’nin musikîsi gösterişli değildir. Gürültü yapmaz. Kendini dayatmaz. Ama insanın içine sızar. Çünkü onun bestelerinde nefsin değil, ruhun sesi vardır.  Itrî’nin çağında musikî, eğlencenin aracı değil; insanı terbiye eden bir ilimdi. Makamlar, ruh hallerine göre seçilir; her sesin insanda bir karşılığı olduğu bilinirdi. Musikî, insanı dağıtan değil, toplayan bir sanattı. Bugün ise müzik, çoğu zaman insanı kendinden uzaklaştıran bir fon gürültüsüne dönüştü. Itrî’yi büyük yapan şey, yalnızca Segâh Tekbiri ya da Nevâkâr değildir. Onu büyük yapan, sanatı ibadetin önüne geçirmemesi, ama ibadeti de sanattan koparmamasıdır. O, estetikle imanı karşı karşıya getirmemiş; bilakis iman hakikatini estetik ile birleştirmiştir. İşte bu yüzden onun eserleri ne soğuk bir resmiyet taşır, ne de ucuz bir duygusallık… Bugün “kültürel miras”tan söz ediyoruz. Ama miras sadece müzelerde saklanan eşya değildir. Asıl miras, yaşayan ruhtur. Bayram sabahı okunan bir tekbirde, bir caminin içinde yankılanan o kadim ses titreşiminde, bir milletin hala ayakta durduğunu hissettiren şeydir miras. Itrî’yi anlamak, geçmişe nostaljik bir bakış atmak değildir. Itrî’yi anlamak, bugünün ruhsuzluğunu fark etmektir. Çünkü Itrî bize şunu fısıldar: Sanat, hakikatten koparsa gürültü olur; Hakikat, estetikten koparsa kuru bir tekrar… Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, yeni sesler değil; o sesi yeniden duymayı öğrenecek bir kulak, o ruhu yeniden taşıyacak bir idrak… Itrî, hâlâ konuşuyor. Ama biz, ne kadar dinliyoruz?
Ekleme Tarihi: 28 Aralık 2025 -Pazar

Bir Medeniyetin Sesi: Itrî Efendi ve Kaybolan Ruhumuz

Bir millet, kılıçla kazanılan zaferler ve taşla kurulan şehirlerden ziyade, zamanın tahribine direnip asırlar sonrasına sızabilen o derin sesle hatırlanır ki bu toprakların hafızasında hala canlılığını muhafaza eden o ses, Itrî Efendinin medeniyetimize bıraktığı ruh mirasıdır.

Türk musikisinin "piri" ve en büyük dehası olarak kabul edilen Buhurizade Mustafa Itri, yalnızca bir bestekâr değil; aynı zamanda bir şair, hattat, hanende (ses sanatçısı) ve devlet adamıdır.

Itrî Efendi, sadece notalar dizmiş bir bestekâr değildir. O, Osmanlı medeniyetinin kalbinden yükselen sesi kayda geçirmiştir. Bugün hala bayram sabahlarında minarelerden yükselen tekbirler, yalnızca bir dinî ritüel değil; asırlar öncesinden bugüne uzanan bir medeniyet hafızasıdır. Ve o hafızanın mimarı, Itrî’dir.

Düşünün…
Bir eser, üç yüz yılı aşkın bir süredir değişmeden okunuyor.
Ne modaya yeniliyor,
Ne zamana direnmek zorunda kalıyor,
Ne de anlamını kaybediyor.
Bu, sıradan bir sanat başarısı değildir. Bu, hakikate yaslanan estetiğin zaferidir.

Itrî’yi anlamak, salt nota bilgisinin sınırlarını aşmayı gerektirir. O, 17. yüzyılın o demlenmiş estetik ikliminde, sarayın görkemi ile dergâhın tevazusunu aynı ruh potasında eritebilmiş, Enderun terbiyesiyle yoğrulmuş, bir münevverdir. Yaklaşık bin eser verdiği, yalnızca kırk kadarının günümüze ulaştığı rivayet edilirken, bayram sabahlarını hala ayağa kaldıran Segâh Tekbiri bu derin medeniyet zevkinin en berrak sesidir. Asıl kaybettiğimiz şey de budur: Sanatkârın sadece üreten değil, olgunlaşmış bir şahsiyet olması. Bugün müzik var ama hikmet suskun; ses var ama sükûnet kayıp; teknik var ama ruh eksik.  Itrî Efendi bize şunu hatırlatır: Sanat insanı yükseltmiyorsa eksiktir; yükseltmeyen her estetik, yalnızca oyalayan bir sestir.

Itrî’nin musikîsi gösterişli değildir. Gürültü yapmaz. Kendini dayatmaz. Ama insanın içine sızar. Çünkü onun bestelerinde nefsin değil, ruhun sesi vardır. 

Itrî’nin çağında musikî, eğlencenin aracı değil; insanı terbiye eden bir ilimdi. Makamlar, ruh hallerine göre seçilir; her sesin insanda bir karşılığı olduğu bilinirdi. Musikî, insanı dağıtan değil, toplayan bir sanattı. Bugün ise müzik, çoğu zaman insanı kendinden uzaklaştıran bir fon gürültüsüne dönüştü.

Itrî’yi büyük yapan şey, yalnızca Segâh Tekbiri ya da Nevâkâr değildir. Onu büyük yapan, sanatı ibadetin önüne geçirmemesi, ama ibadeti de sanattan koparmamasıdır. O, estetikle imanı karşı karşıya getirmemiş; bilakis iman hakikatini estetik ile birleştirmiştir. İşte bu yüzden onun eserleri ne soğuk bir resmiyet taşır, ne de ucuz bir duygusallık…

Bugün “kültürel miras”tan söz ediyoruz. Ama miras sadece müzelerde saklanan eşya değildir. Asıl miras, yaşayan ruhtur. Bayram sabahı okunan bir tekbirde, bir caminin içinde yankılanan o kadim ses titreşiminde, bir milletin hala ayakta durduğunu hissettiren şeydir miras.

Itrî’yi anlamak, geçmişe nostaljik bir bakış atmak değildir. Itrî’yi anlamak, bugünün ruhsuzluğunu fark etmektir. Çünkü Itrî bize şunu fısıldar:
Sanat, hakikatten koparsa gürültü olur;
Hakikat, estetikten koparsa kuru bir tekrar…

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, yeni sesler değil;
o sesi yeniden duymayı öğrenecek bir kulak,
o ruhu yeniden taşıyacak bir idrak…

Itrî, hâlâ konuşuyor.
Ama biz, ne kadar dinliyoruz?

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.