İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşananlar ne bir “kız meselesi”dir, ne bir “ergen kavgası”, ne de geçiştirilebilecek bir “gençlik taşkınlığı”… Bu yaşananlar, yıllardır toplum olarak sessizce büyüttüğümüz ahlâkî çözülmenin nihayet görünür hale gelmiş patlamasıdır. Kendinden küçüğe muşta gösteren çocuklar, bıçakla korkutulan ergenler, kulak zarı patlatılan bedenler, duvara sürtülen kafalar ve ardından utanmadan el konulan telefonlar… Ve biz bütün bu tabloyu hâlâ “çocuk tartışması” masallarıyla örtmeye çalışıyoruz. Asıl ürpertici olan ise şudur: Bu rezalet sıradan bir yerde değil, “Türkiye’nin en iyileri” arasında sayılan bir okulda yaşanıyor. Eğer “en iyi”nin içi buysa, gerisini tahayyül etmek bile insanın vicdanını kanatıyor. Akran zorbalığı normalleşti, şiddet meşrulaştı, vicdan köreldi; toplumun sinir uçları artık acıyı hissetmiyor. Ancak mesele yalnızca bir okul değildir. Bu olay bir sebep değil; çoktan ilerlemiş bir toplumsal hastalığın dışa vurmuş belirtisidir. Hastalığın kendisi çok daha derinlerdedir.
Çürüme Nerede Başladı?
Bugün yaşadığımız bu manzara bir gecenin ürünü değildir. Bu çöküş, anlık bir öfkenin değil; yılların birikiminin sonucudur. Sorunu yalnızca ekranda, siyasette ya da tribünde aramak kolaydır; oysa mesele çok daha derindedir. Çürüme, İslâmî ve Kur’anî ahlâktan uzaklaşılan yerde başlar. Kur’an’ın adalet terazisi devreden çıkarıldığında zulüm sıradanlaşır; emrettiği merhamet kaybolduğunda insan insana yabancılaşır; ahlâk terk edildiğinde ise güç haklı sayılır, hak ve hakikat ezilir. Bir toplum, adaleti Allah’ın ölçüsüyle anlamaktan vazgeçtiği anda, kendi koyduğu kurallarla kendi kuyusunu kazmaya başlar. Ve o kuyunun dibine ilk düşenler her zaman çocuklar olur.
Tarih Ne Söylüyor?
Tarih bu konuda nettir ve tartışmaya kapalıdır. Müslüman toplumlar Kur’an’a sarıldıkça adalet güçlenmiş, ahlâk yükselmiş, ilim ilerlemiş ve toplum dirilmiştir. Kur’an’dan uzaklaşıldığında ise önce vicdan aşınmış, ardından ilim yozlaşmış, sonra siyaset ve ekonomi sarsılmış, nihayet toplum çözülmüştür. Osmanlı’nın yükselişinin merkezinde Kur’an’ın adalet anlayışı vardı; çöküşünün merkezinde ise adalet terazisinin zayıflaması, liyakatin çürümesi ahlâkın terk edilmesi.... Bugün Türkiye’de yaşanan kriz de, dünyanın birçok ülkesinde gözlenen gençlik buhranı da aynı kökten beslenmektedir: İnsanlığın Kur’an ahlâkından kopuşu.
Çocuklar Neden Çürüyor?
Çünkü çocuk, yetişkinin aynasıdır. Bir ülkede adalet yerle bir edilmişse, liyakat yok edilmişse, haklı değil güçlü olan alkışlanıyorsa, yalan ödüllendirilip doğruluk cezalandırılıyorsa; o toplumda çocukların zorba olması şaşırtıcı değildir. Çocuk gördüğünü taklit eder, duyduğunu tekrar eder. Büyüklerin hoyratlığını “normal”, adaletsizliğini “hayatın kuralı” sanır. Sorunun asıl temeli ahlâkî bir boşluktur. Ve bu boşluğu Kur’an ile doldurmaktan bilinçli olarak kaçınmaktır.
Asıl Eksik: İman Eğitimi ve Hesap Bilinci
Burada artık açık konuşmak zorundayız. Bir çocuğa yalnızca “iyi insan ol” demek, boşlukta yankılanan bir temenniden ibarettir; sadece “haklara saygılı ol” demek yetersiz kalır. İnsan, hesap vereceğine inanmadıkça ahlâk kalıcı olmaz. Hesap bilinci olmayan bir ahlâk, ancak şartlar uygunsa ayakta kalır. Elbette mesele yalnızca eğitim müfredatı değildir; aileden medyaya, ekonomiden rol modellere kadar çok katmanlı bir sorunla karşı karşıyayız. Ancak bütün bu katmanları ya onaran ya da çürüten asıl eksen, ahlâkın dayandığı iman zeminidir. İşte bu yüzden çözüm ilkokuldan itibaren başlamalıdır. Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar; fakat fıtrat beslenmezse zayıflar. Kur’an ahlâkı, iman hakikatleri, ahirete iman, haşre iman, dünyanın faniliği ve yapılan her şeyden hesaba çekileceğimiz bilinci; yaşa uygun, anlam merkezli ve zorunlu bir şekilde çocuklara kazandırılmalıdır. Haşre iman olmayan bir nesilden gerçek adalet beklenemez; ahirete iman olmayan bir bilinçten kalıcı merhamet çıkmaz; hesap gününe inanmayan bir zihin ise gücün önünde eğilmeye meyillidir. Ancak bu eğitim yalnızca teorik bir aktarım değildir. İslam, sadece okunacak bir metin değil; yaşanacak bir hayat nizamıdır. Kur’an hayattan koparıldığında teoriye indirgenir; onu hayata taşıyan, ete kemiğe büründüren ise Sünnet-i Seniyye’dir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) merhameti, adaleti, edebi ve kul hakkı hassasiyeti; çocuklarımıza sunabileceğimiz ahlâkın canlı ve yaşanabilir rehberidir. Çözüm, Kur’an–Sünnet–iman–ahlâk bütünlüğünü yeniden inşa etmektir.
Çözüm Hâlâ Mümkün mü?
Evet. Ama sloganlarla değil; birkaç seminerle değil; günü kurtaran düzenlemelerle hiç değil. Çözüm, eğitim sisteminin merkezine iman ve ahlâkı koymakla; Kur’an’ı hayattan uzak bir kültür unsuru değil, hayatın pusulası hâline getirmekle mümkündür. Kur’an bize açıkça şunu söyler: “...Bir kavim kendini değiştirmedikçe, Allah onların hâlini değiştirmez...” (Ra’d, 11) Bugün sorulması gereken soru şudur: Biz çocuklarımızı neye dönüştürüyoruz? Ve daha acısı, neye dönüştürmeyi bilinçli olarak reddediyoruz?
Aynaya Bakma Vakti
Okulda başlayan zorbalık, yarın sokakta, mahkemede ve devlette daha büyük bir karanlık olarak karşımıza çıkar. Bugün susarsak, normalleştirirsek, “büyüyünce geçer” dersek; yarın daha fazlası gelir. Fakat hâlâ bir imkanımız var: Kur’an’ın adaletine, İslam’ın ahlâkına ve Sünnet-i Seniyye’nin rehberliğine yeniden dönmek. Çünkü unutmayalım: Çocukların karanlığı, büyüklerin aynasıdır. Ve o aynayı yeniden aydınlatacak olan; hakikat, adalet ve Kur’an’ın rahmet yüklü nurudur.