Uzm.Dr.Tahsin Özenmiş
Köşe Yazarı
Uzm.Dr.Tahsin Özenmiş
 

“Dinî Özgürlüğün Kayıp Hikâyesi: Osmanlı’nın Çok Hukukluluğundan Laik Türkiye’nin Çıkmazına”

21.yüzyılda herkes özgürlükten bahsediyor. Ekranlara, meydanlara, siyasi nutuklara baktığınızda kelimeler çok parlak: “insan hakları, çoğulculuk, demokrasi…” Peki bir soru soralım: Gerçek ÖZGÜRLÜK, yani “Hürriyet-i Şer’iye” bugün nerededir? Tarihe dönüp Osmanlı’ya baktığımızda  düşündürücü bir tablo ile karşılaşıyoruz: Bugün çoğunluğu Müslüman olan Laik Türkiye’de Müslümanlara tanınmayan hukukî özgürlük, asırlar önce Osmanlı’da gayr-i Müslimlere tanınmıştı.  Osmanlı’da Çok Hukukluluk: İnancın Hayata Dokunduğu Yer  Osmanlı Devleti’nde millet sistemi sadece idari bir düzenleme değildi; aynı zamanda hukukun insanın inancına saygı duyması demekti. Gayr-i Müslim teb’a; Evlilikte, Boşanmada, Miras hukukunda,... Yani medeni hukukta kendi dinlerinin hükümlerini tatbik etmekte serbestti. Bunun için: Rumlar için patrikhane mahkemeleri, Ermeniler için kendi cemaat mahkemeleri, Yahudiler için hahamlık mahkemeleri fiilen çalışıyordu. Devlet, bu mahkemelerin verdiği kararlara belirli sınırlar içinde hukukî geçerlilik tanıyarak onları resmen kabul etmiş oluyordu. Kısacası Osmanlı,  herkesin dinini sadece vicdanına hapsetmedi; hukuka da yansımasına imkan tanıdı. Gerçek özgürlüğün işaret ettiği bu hakikat, bugün dillerden düşmeyen ‘özgürlük’ söylemini yeniden ve ciddi biçimde sorgulamayı zorunlu kılıyor.  Bugün: Müslüman Çoğunluk, Seküler Tek Hukuk  Gelelim günümüze… Bugün Türkiye Cumhuriyeti, medeni hukuk alanında büyük ölçüde İsviçre Medeni Kanunu’nu esas alan tek hukuklu bir sistem uyguluyor. Aile hukuku, boşanma, nafaka, miras gibi alanlarda Kur’an’ın hükümlerini esas alan resmî bir mahkeme sistemi mevcut değil. Bir Müslüman olarak ben, kendi adıma şunu soruyorum: Çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, Müslümanlar kendi Yaşantıları hakkında Kur’an’a dayalı bir medeni hukuk düzenini tercih edebilme özgürlüğüne neden sahip değiller? Osmanlı’da gayr-i Müslimlere tanınan 'kendi diniyle yargılanma’ hakkı, bugün 21. yüzyılın laik Türkiye’sinde Müslüman çoğunluğa tanınmamaktadır. Bu bir ilerleme midir, yoksa gerileme mi? Benim kanaatim net:  21. yüzyıl Laik Türkiye’sinde Müslümanlara tanınmayan özgürlük, asırlar önce Osmanlı’da gayr-i Müslimlere tanınmıştı. İşte gerçek özgürlük, işte bizim adımıza konuşan “medeniyet” söyleminin acı gerçeği.....İşte gerileme…  “Hürriyet-i Şer’iye”: Özgürlüğün Zirvesi  Benim temel düşüncem şu: “Bütün insanlar için gerçek özgürlük (Hürriyet-i Şer’iye) tam manasıyla ancak İslamiyet’tedir.” Hukuk, insan aklının keyfî tercihi değil, ilahî hikmetin topluma yansımasıdır. Adalet, çoğunluğun hoşuna giden değil, Hakk’ın razı olduğu ölçüdür. Bu yüzden İslamî anlamda gerçek özgürlük, Sınırsızlık değil, Ne istersem onu yapmak değil, Seni yaratan  Rabbinin koyduğu ölçüler içinde, iradeni hür şekilde kullanabilmektir. Eğer bir Müslüman, aile hayatını Kur’an’ın emrettiği şekilde düzenlemek istiyor, mirasını ilahî ölçülere göre taksim etmek istiyorsa; devlet ona:  “Hayır, sen ancak İsviçre’den tercüme edilmiş kanunla yaşayacaksın.” diyorsa, burada özgürlükten değil, dayatmadan söz etmemiz gerekir.  Osmanlı Sistemi Kusursuz Muydu?  Elbette değil. Ancak unutulmamalıdır ki, çok hukuklu yapının aksayan yönleri sistemin kendisinden ziyade, özellikle gerileme döneminin siyasi ve idari zaaflarından kaynaklandı. Bu dönemde cemaatler arası mesafe açıldı, karma davalarda yetki çatışmaları yaşandı; dış devletler ise ‘himaye’ bahanesiyle iç işlere sızma imkanı buldu. Bazı cemaat liderleri de denetimsiz küçük otoritelere dönüşerek iç baskılara yol açtı. Yani millet sistemi, özgürlük ufku bakımından güçlü; fakat geç dönem zaaflarının gölgesinde kalan idari ve denetim boyutlarıyla zamanla yıpranmış bir modeldi.”  Peki Bugün Ne Yapılabilir? Modern Bir Çok Hukukluluk Mümkün mü?  Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşayan bir Müslüman olarak, en azından medeni hukuk alanında Kur’an ve Sünnet’e dayalı şer‘î mahkemelerin bir seçenek olarak var olmasını makul ve doğal buluyorum. Bunun anlamı şudur: Kimseye zorla dinî bir mahkeme dayatılsın demiyorum. Herkes tek tip bir düzene mecbur bırakılsın da demiyorum. Söylediğim şey çok basit: Devlet, vatandaşına hukuk tercihi imkânı tanısın. Nasıl ki Osmanlı’da gayr-i Müslimler kendi cemaat mahkemelerine başvurabiliyordu; bugün de Müslümanlar için şer‘î medeni mahkemeler, isteyenler için ise mevcut laik hukuk yan yana, tercihe bağlı şekilde işleyebilir. Elbette bu model geçmişin zaaflarını tekrar etmemeli. Bu yüzden üç temel ilke şarttır: 1. Merkezî Temyiz ve Hak Denetimi: Şer‘î mahkemelerin kararları, temel hak ve özgürlüklere aykırı olduğu takdirde devletin üst yargı organı tarafından bozulabilmelidir. Özellikle kadın ve çocuk hakları güvence altında olmalıdır. 2. Asgari İnsan Hakları Standardı: Hangi hukuk sistemi seçilirse seçilsin; can, mal, akıl, din ve neslin korunması esas alınmalı; zulüm, baskı ve keyfîlik hukuken imkansız hale getirilmelidir. 3. Zorlama Değil, Hür İrade: Hiç kimse aile veya cemaat baskısıyla belirli bir hukuk yoluna mahkûm edilemez. Tarafların açık rızası olmadan bir mahkeme türü işletilemez. Böyle bir model, hem Müslümanın Hürriyet-i Şer‘iye idealini, hem de modern dünyanın insan hakları ve hukuk devleti hassasiyetini aynı potada buluşturabilir. Devletin görevi, vatandaşını tek bir hukuka mecbur etmek değil; adalet içinde tercih hakkı tanımaktır.  Son Söz: Özgürlük Kimin İçin, Ne Kadar?  Bugün her yerde dile getirilen özgürlük söylemine artık şu temel soruyu sormak zorundayız: “Özgürlük, belirli otoritelerin izin verdiği kadar mı; yoksa insanın inancının gerektirdiği kadar mı?” Eğer bir ülkede, Osmanlı’nın asırlar önce gayr-i Müslim azınlıklara tanıdığı dinî–hukukî serbestiyet, bugün Müslüman çoğunluğa bile tanınmıyorsa, dürüst olmak gerekir: Biz özgürlüğü slogana indirgedik; ruhunu, derinliğini ve hakkaniyetini kaybettik Benim için gerçek özgürlük açıktır: İnsan, inandığı Rabbin hükümlerini hukuken yaşayabildiği zaman gerçekten özgürdür. Osmanlı’nın millet sistemi, bütün eksiklerine rağmen bu idealin tarihteki en dikkate değer tecrübelerinden biridir. Bugünün Türkiye’si ise, bu mirastan kaçmak yerine, onu daha güçlü denetim mekanizmalarıyla yeniden ve cesaretle düşünmelidir. Belki de gerçek ilerleme, asırlar önce gayr-i Müslimlere tanınan bir hakkı, bugün Müslümanlara da tanıyacak iradeyi göstermeyle başlayacaktır.
Ekleme Tarihi: 10 Aralık 2025 -Çarşamba

“Dinî Özgürlüğün Kayıp Hikâyesi: Osmanlı’nın Çok Hukukluluğundan Laik Türkiye’nin Çıkmazına”

21.yüzyılda herkes özgürlükten bahsediyor. Ekranlara, meydanlara, siyasi nutuklara baktığınızda kelimeler çok parlak: “insan hakları, çoğulculuk, demokrasi…” Peki bir soru soralım: Gerçek ÖZGÜRLÜK, yani “Hürriyet-i Şer’iye” bugün nerededir?

Tarihe dönüp Osmanlı’ya baktığımızda  düşündürücü bir tablo ile karşılaşıyoruz:
Bugün çoğunluğu Müslüman olan Laik Türkiye’de Müslümanlara tanınmayan hukukî özgürlük, asırlar önce Osmanlı’da gayr-i Müslimlere tanınmıştı.


 Osmanlı’da Çok Hukukluluk: İnancın Hayata Dokunduğu Yer 

Osmanlı Devleti’nde millet sistemi sadece idari bir düzenleme değildi; aynı zamanda hukukun insanın inancına saygı duyması demekti.

Gayr-i Müslim teb’a;
Evlilikte,
Boşanmada,
Miras hukukunda,...
Yani medeni hukukta
kendi dinlerinin hükümlerini tatbik etmekte serbestti.

Bunun için:
Rumlar için patrikhane mahkemeleri,
Ermeniler için kendi cemaat mahkemeleri,
Yahudiler için hahamlık mahkemeleri
fiilen çalışıyordu. Devlet, bu mahkemelerin verdiği kararlara belirli sınırlar içinde hukukî geçerlilik tanıyarak onları resmen kabul etmiş oluyordu.

Kısacası Osmanlı,  herkesin dinini sadece vicdanına hapsetmedi; hukuka da yansımasına imkan tanıdı. Gerçek özgürlüğün işaret ettiği bu hakikat, bugün dillerden düşmeyen ‘özgürlük’ söylemini yeniden ve ciddi biçimde sorgulamayı zorunlu kılıyor.


 Bugün: Müslüman Çoğunluk, Seküler Tek Hukuk 

Gelelim günümüze…
Bugün Türkiye Cumhuriyeti, medeni hukuk alanında büyük ölçüde İsviçre Medeni Kanunu’nu esas alan tek hukuklu bir sistem uyguluyor. Aile hukuku, boşanma, nafaka, miras gibi alanlarda Kur’an’ın hükümlerini esas alan resmî bir mahkeme sistemi mevcut değil.

Bir Müslüman olarak ben, kendi adıma şunu soruyorum:
Çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, Müslümanlar kendi Yaşantıları hakkında
Kur’an’a dayalı bir medeni hukuk düzenini tercih edebilme özgürlüğüne neden sahip değiller?

Osmanlı’da gayr-i Müslimlere tanınan 'kendi diniyle yargılanma’ hakkı, bugün 21. yüzyılın laik Türkiye’sinde Müslüman çoğunluğa tanınmamaktadır.

Bu bir ilerleme midir, yoksa gerileme mi?
Benim kanaatim net:
 21. yüzyıl Laik Türkiye’sinde Müslümanlara tanınmayan özgürlük, asırlar önce Osmanlı’da gayr-i Müslimlere tanınmıştı. İşte gerçek özgürlük, işte bizim adımıza konuşan “medeniyet” söyleminin acı gerçeği.....İşte gerileme…


 “Hürriyet-i Şer’iye”: Özgürlüğün Zirvesi 

Benim temel düşüncem şu:
“Bütün insanlar için gerçek özgürlük (Hürriyet-i Şer’iye) tam manasıyla ancak İslamiyet’tedir.”
Hukuk, insan aklının keyfî tercihi değil, ilahî hikmetin topluma yansımasıdır. Adalet, çoğunluğun hoşuna giden değil, Hakk’ın razı olduğu ölçüdür.
Bu yüzden İslamî anlamda gerçek özgürlük, Sınırsızlık değil,
Ne istersem onu yapmak değil,
Seni yaratan  Rabbinin koyduğu ölçüler içinde, iradeni hür şekilde kullanabilmektir.

Eğer bir Müslüman, aile hayatını Kur’an’ın emrettiği şekilde düzenlemek istiyor, mirasını ilahî ölçülere göre taksim etmek istiyorsa; devlet ona:
 “Hayır, sen ancak İsviçre’den tercüme edilmiş kanunla yaşayacaksın.”
diyorsa, burada özgürlükten değil, dayatmadan söz etmemiz gerekir.


 Osmanlı Sistemi Kusursuz Muydu? 

Elbette değil. Ancak unutulmamalıdır ki, çok hukuklu yapının aksayan yönleri sistemin kendisinden ziyade, özellikle gerileme döneminin siyasi ve idari zaaflarından kaynaklandı. Bu dönemde cemaatler arası mesafe açıldı, karma davalarda yetki çatışmaları yaşandı; dış devletler ise ‘himaye’ bahanesiyle iç işlere sızma imkanı buldu. Bazı cemaat liderleri de denetimsiz küçük otoritelere dönüşerek iç baskılara yol açtı.
Yani millet sistemi, özgürlük ufku bakımından güçlü; fakat geç dönem zaaflarının gölgesinde kalan idari ve denetim boyutlarıyla zamanla yıpranmış bir modeldi.”


 Peki Bugün Ne Yapılabilir? Modern Bir Çok Hukukluluk Mümkün mü? 

Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşayan bir Müslüman olarak, en azından medeni hukuk alanında Kur’an ve Sünnet’e dayalı şer‘î mahkemelerin bir seçenek olarak var olmasını makul ve doğal buluyorum. Bunun anlamı şudur:

Kimseye zorla dinî bir mahkeme dayatılsın demiyorum.

Herkes tek tip bir düzene mecbur bırakılsın da demiyorum.

Söylediğim şey çok basit:
Devlet, vatandaşına hukuk tercihi imkânı tanısın.
Nasıl ki Osmanlı’da gayr-i Müslimler kendi cemaat mahkemelerine başvurabiliyordu;
bugün de Müslümanlar için şer‘î medeni mahkemeler, isteyenler için ise mevcut laik hukuk yan yana, tercihe bağlı şekilde işleyebilir.

Elbette bu model geçmişin zaaflarını tekrar etmemeli. Bu yüzden üç temel ilke şarttır:

1. Merkezî Temyiz ve Hak Denetimi:
Şer‘î mahkemelerin kararları, temel hak ve özgürlüklere aykırı olduğu takdirde devletin üst yargı organı tarafından bozulabilmelidir. Özellikle kadın ve çocuk hakları güvence altında olmalıdır.

2. Asgari İnsan Hakları Standardı:
Hangi hukuk sistemi seçilirse seçilsin; can, mal, akıl, din ve neslin korunması esas alınmalı; zulüm, baskı ve keyfîlik hukuken imkansız hale getirilmelidir.

3. Zorlama Değil, Hür İrade:
Hiç kimse aile veya cemaat baskısıyla belirli bir hukuk yoluna mahkûm edilemez. Tarafların açık rızası olmadan bir mahkeme türü işletilemez.

Böyle bir model, hem Müslümanın Hürriyet-i Şer‘iye idealini,
hem de modern dünyanın insan hakları ve hukuk devleti hassasiyetini aynı potada buluşturabilir.

Devletin görevi, vatandaşını tek bir hukuka mecbur etmek değil; adalet içinde tercih hakkı tanımaktır.


 Son Söz: Özgürlük Kimin İçin, Ne Kadar? 

Bugün her yerde dile getirilen özgürlük söylemine artık şu temel soruyu sormak zorundayız:
“Özgürlük, belirli otoritelerin izin verdiği kadar mı; yoksa insanın inancının gerektirdiği kadar mı?”

Eğer bir ülkede, Osmanlı’nın asırlar önce gayr-i Müslim azınlıklara tanıdığı dinî–hukukî serbestiyet,
bugün Müslüman çoğunluğa bile tanınmıyorsa,
dürüst olmak gerekir:
Biz özgürlüğü slogana indirgedik; ruhunu, derinliğini ve hakkaniyetini kaybettik

Benim için gerçek özgürlük açıktır:
İnsan, inandığı Rabbin hükümlerini hukuken yaşayabildiği zaman gerçekten özgürdür.

Osmanlı’nın millet sistemi, bütün eksiklerine rağmen bu idealin tarihteki en dikkate değer tecrübelerinden biridir.
Bugünün Türkiye’si ise, bu mirastan kaçmak yerine, onu daha güçlü denetim mekanizmalarıyla yeniden ve cesaretle düşünmelidir.

Belki de gerçek ilerleme,
asırlar önce gayr-i Müslimlere tanınan bir hakkı, bugün Müslümanlara da tanıyacak iradeyi göstermeyle başlayacaktır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.