"Bu kadar düzen, bu kadar estetik ve bu kadar ihtişam; gerçekten de muhatapsız olabilir mi?"
Modern insanın evrene bakışı, çoğu zaman teleskopların merceğine sıkışmış dar bir tasvirdir. Genişleyen uzay, artan galaksi sayıları ve bitmeyen kozmik mesafeler; hayranlık uyandırmaktan çok, çoğu zihinde “soğuk, sessiz ve kayıtsız bir boşluk” fikrini besler. Oysa asıl soru şudur: Bu ölçü, bu intizam ve bu estetik, gerçekten de sahipsiz bir boşluğun ürünü olabilir mi? Kâinat yalnızca kör kuvvetlerin tesadüfi çarpışmalarından ibaret bir sahne midir; yoksa daha derin bir anlam örgüsünün, daha zengin bir varlık hiyerarşisinin tezahürü müdür?
İnsanlık tarihi boyunca “evrende yalnız mıyız?” sorusu çoğunlukla biyolojik ve fiziksel sınırlar içinde ele alındı. Tartışma, başka gezegenlerde karbon temelli hayat olup olmadığına sıkıştırıldı; şuur ve idrak, yalnızca maddeye bağımlı bir fenomen gibi okundu. Bu yaklaşım, modern bilimin metodolojik tercihleri açısından anlaşılır olsa da, ontolojik açıdan eksiktir. Zira varlığı yalnızca görünenle sınırlamak, kâinatın anlam ufkunu daraltmak demektir. Evrenin sessizliği, her zaman ıssızlık değildir; bazen bu sessizlik, bizim işitme eşiğimizin ötesinde kalan bir hayatın işaretidir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin kozmik tasavvuru tam da bu noktada devreye girer. O, semavatı “hayatsız bir boşluk” olarak değil; her tabakası anlamla yüklü, her katmanı idrakle muhatap bir varlık düzeni olarak okur. Onun nazarında kâinat, kendi kendine işleyen mekanik bir sistem değil; zinetiyle takdiri, düzeniyle şuur sahiplerini çağıran muazzam bir saraydır. Nasıl ki yeryüzü, maddi kesafetine rağmen hayatla doluysa; ondan katbekat daha latif, daha müzeyyen olan göklerin de yalnızca taş ve gazdan ibaret olması aklen ve hikmeten izah edilemez.
Bu bakış açısı, “sadece biz mi?” sorusunu basit bir ihtimal hesabı olmaktan çıkarır; onu varlığın anlamına dair köklü bir sorgulamaya dönüştürür. Evren, bu perspektifte, insanın tek başına seyrettiği bir sahne değil; farklı mertebelerde, farklı mahiyetlerde ve farklı idrak düzeylerinde varlıklarla dolu çok katmanlı bir âlemdir. Yıldızlar, gezegenler ve semavî katmanlar; sessiz, ıssız ve manasız boşluklar değil, her biri kendine mahsus bir vazifeye ve muhataba sahip canlı mekanlar olarak anlam kazanır. İşte bu yazı, evrene dair bu geniş ufku yeniden hatırlatmayı ve insanı, kâinat içindeki yalnızlığını değil; mesuliyetini ve muhataplığını düşünmeye davet etmeyi amaçlamaktadır.
"Semavatın, melaike ile tesmiye edilen münasib sâkinleri vardır. Çünki küre-i arzın semaya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevilhayat ile dolu olması, semavatın o müzeyyen burçları zevil-idrak ile dolu olmasını tasrih ediyor. Ve keza semavatın bu kadar zînetlerle tezyin edilmesi, behemehal zevil-idrakin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini celbetmek içindir. Çünki hüsn-ü zînet, âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara yapılır. Maahâzâ ins ve cin o vazifeyi îfaya kâfi değillerdir. Ancak gayr-ı mahdud oraya münasib melaike ve ruhanîler o vazifeyi îfa edebilir."
(Mesnevi-i Nuriye)
"... Seyyarat içinde mutavassıt ve yıldızlar içinde küçük ve kesif olan küre-i arz; mevcudat içinde en kıymetdar ve nuranî olan hayat ve şuur, hesabsız bir surette onda bulunuyorlar. Elbette karanlıklı bir hane hükmünde olan şu arza nisbeten müzeyyen kasırlar, mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler; zîşuur ve zîhayat ve pek kesretli ve muhtelifü'l-ecnas olan melaike ve ruhanîlerin meskenleridir."
(Sözler)
Bu pasajlarda Bediüzzaman, evreni “hayatsız ve sahipsiz bir boşluk” olarak değil; her katmanı anlamla dolu, bilinçle muhatap bir düzen olarak okur. Nasıl ki küçüklüğüne ve maddî yoğunluğuna rağmen yeryüzü hayat ve şuurla doluysa, ondan katbekat büyük, daha latif ve daha süslü olan semavatın da yalnızca taş ve gazdan ibaret olması düşünülemez. Zira zînet, takdir edecek bir nazar ister; güzellik, hayranlık duyan bir idraki çağırır. Aç olan için sofra kurulduğu gibi, bu kadar ihtişamlı gök sarayları da ancak şuurlu sakinler için tezyin edilmiş olabilir. İnsan ve cin bu muazzam kozmik temaşayı tek başına karşılamaya kâfi değildir; bu vazife, sayıca çok, mahiyetçe farklı ve o âlemlere uygun melaike ve ruhanî varlıkları zarurî kılar. Böylece yıldızlar, gezegenler ve gök katmanları; sessiz, ıssız ve manasız boşluklar değil, her biri kendine mahsus şuurlu sakinleri olan, canlı ve anlam yüklü âlemler olarak karşımıza çıkar. Bu bakış, evrene “sadece biz mi?” sorusunu sordurmakla kalmaz; varlığın sanılandan çok daha zengin, çok daha kalabalık ve çok daha derin olduğunu hissettirir.
Belki de asıl mesele, evrende yalnız olup olmadığımız değil; bu muazzam varlık sahnesinde nasıl bir şuurla yer aldığımızdır. Kâinatı sessiz ve sahipsiz bir boşluk olarak okumak, onu anlamsızlaştırmaz; sadece insanın idrak ufkunu daraltır. Oysa evren, bu bakışla, kör tesadüflerin değil; hikmetle örülmüş bir muhataplık düzeninin aynasıdır. İnsan, bu aynaya baktığında kendi yalnızlığını değil; kendisine yüklenen anlamı, sorumluluğu ve şahitliği görür. Zira böylesine zinetli, böylesine düzenli ve böylesine ihtişamlı bir âlem, sadece seyredilmek için değil; anlaşılmak, takdir edilmek ve karşılık verilmek için vardır. Ve belki de evrenin asıl sessizliği, yokluğun değil; henüz duymayı öğrenemediğimiz bir hayatın derinliğidir.