Uzm.Dr.Tahsin Özenmiş
Köşe Yazarı
Uzm.Dr.Tahsin Özenmiş
 

"İNSAN” Denilen Sır...

İnsan… Kâinatın görünmez omurgasında saklı en büyük bilmece. Bir damla sudan yaratılıp yıldızlar kadar derinlik taşıyan, topraktan çıkıp semaya yönelen, küçücük bir bedene sığdırılmış koskoca bir âlem. Bir yanıyla çok kolay incinen, diğer yanıyla dünyaları değiştirebilen bir varlıktır. Âlemin en küçük zerresine dahi nüfuz eden ilahî düzenin hem şahidi hem de muhatabı… İşte bu yüzden insan, varlık sahnesinde sıradan bir yolcu değil; anlam yüklenmiş bir misafir, sorumluluk taşıyan bir halife, ebediyete programlanmış bir emanetçidir. İnsan, kâinat zincirinin sadece son halkası değil; onun özü, meyvesi ve asıl gayesidir. Her bir duygusu ayrı bir âleme pencere açar; her bir arzusu başka bir hakikatin işaretini taşır. Yeryüzüne sadece yaşamak için değil, okumak, anlamak,  şükretmek ve kendisine emanet edilen büyük yükü taşımak için gönderilmiştir. Bu yüzden insana bakmak, yalnızca bir varlığa bakmak değildir; kâinatın tamamını içinde taşıyan bir aynaya bakmaktır. Fakat insan, taşıdığı bu muazzam donanımın yanında en kırılgan varlıktır. Onu kuşatan düşmanlar karşısında  acizliğini, sınırsız arzularıyla fakirliğini her an hisseder. Dünya nimetlerinin hiçbiri, içindeki ebediyet iştiyakını susturmaz. Çünkü fıtratı, bekaya ayarlı; ruhu, sonsuzluğa programlıdır. Onu bu kadar kıymetli yapan da işte bu derin arayıştır... Hem geçici bir dünya yolcusu olması hem de ebedî bir hayatın adayı olması… İşte insan, bütün bu yönleriyle sadece biyolojik bir varlık değil; Hak isminin en parlak tecellisine mazhar olan, anlamla yoğrulmuş bir hakikattir. Onu tanımak, aslında kâinatın özünü çözmek; Ve  insanın kendini bilmesi ise Rabbini bilmeye açılan en kadim kapıdır. "Hem madem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki; insan şu kâinat ağacının en son ve en cem'iyetli meyvesi ve hakikat-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi ve kâinat Kur'anının âyet-i kübrası ve ism-i a'zamı taşıyan âyetü'l-kürsîsi ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa me'zun en faal memuru ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridat ve sarfiyata ve zer'edilmesine (ekilmesine) nezarete memur ve yüzer fenlerle ve binler san'atlarla techiz edilmiş en gürültülü ve en mes'uliyetli nâzırı ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebed'in gayet dikkat altında bir müfettişi ve bir nevi halife-i arzı ve cüz'î küllî bütün harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı ve semavat, arz ve cibalin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrayı omuzuna alan ve önüne iki acib yol açılan, birinci yolda zîhayatın en bedbahtı ve ikinci yolda en bahtiyarı ve çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî ve kâinat sultanının ism-i a'zamına mazhar ve bütün esmasına en câmi' bir âyinesi ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hâssı ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber hadsiz maksadları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçare zîhayatı ve istidadca en zengini ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde ve bekaya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen ve ona ihsanlar eden zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu'cize-i kudret-i Samedaniyye ve bir acube-i hilkat ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet eden.. ve böyle yirmi küllî hakikatlarla Cenab-ı Hakk'ın Hak ismine bağlanan..." (Risale-i Nur Külliyatından) İnsan, kâinatın en kapsamlı ve en kıymetli varlığıdır; âlemin hem meyvesi hem de özü hükmündedir. Yaratılış itibarıyla bütün ilahî isimlere geniş bir ayna olur, Allah’ın en büyük isimlerinin tecellilerini taşıyabilecek bir kabiliyette yaratılmıştır. Kâinat sarayında en değerli misafir ve en yetkili memur olarak vazifelendirilmiş; yeryüzünün idaresi, nimetlerin kullanımı ve ekilen her şeyin denetimi ona emanet edilmiştir. Aynı zamanda Allah’ın dikkatle gözettiği bir müfettiş, arzda halife kılınmış sorumlu bir kuldur. Omuzlarına yüklenen büyük emanet sebebiyle, ya en bahtiyarların zirvesine ya da en bedbahtların derekesine düşebilecek iki yol arasında seçim yapmakla karşı karşıyadır. Sonsuz ihtiyaçları, sınırsız arzuları ve pek çok düşmanı olan insan; fıtraten bekaya en muhtaç, ebedî saadeti en çok isteyen ve bütün dünya verilse bile ruhundaki ebediyet arzusunu doyuramayan bir varlıktır. Bütün cihazları, duyguları ve kabiliyetleri, onun bu dünya için değil; ebedî bir âlem için yaratıldığını gösterir. İşte insan, bu derin ve çok yönlü hakikatleriyle Allah’ın “Hak” isminin özel bir tecellisine mazhar kılınmıştır. Sonuçta insan… Bir yanıyla toprak, bir yanıyla sema; bir adımı fanilikte, bir adımı ebediyette… Kendi içindeki bu iki uçurum arasında yürürken aslında hakikatin tam ortasında durur. Çünkü ona verilen donanım, yüklenen emanet ve fıtratına işlenen ebediyet arzusu; onun sırf bir beden değil, anlamla yoğrulmuş bir ilahî tecelli olduğunu ilan eder. İşte bu yüzden insan, kendini unuttuğunda her şeyi kaybeder; kendini bulduğunda ise bütün kâinat onunla anlam bulur
Ekleme Tarihi: 01 Aralık 2025 -Pazartesi

"İNSAN” Denilen Sır...

İnsan… Kâinatın görünmez omurgasında saklı en büyük bilmece. Bir damla sudan yaratılıp yıldızlar kadar derinlik taşıyan, topraktan çıkıp semaya yönelen, küçücük bir bedene sığdırılmış koskoca bir âlem. Bir yanıyla çok kolay incinen, diğer yanıyla dünyaları değiştirebilen bir varlıktır. Âlemin en küçük zerresine dahi nüfuz eden ilahî düzenin hem şahidi hem de muhatabı… İşte bu yüzden insan, varlık sahnesinde sıradan bir yolcu değil; anlam yüklenmiş bir misafir, sorumluluk taşıyan bir halife, ebediyete programlanmış bir emanetçidir.

İnsan, kâinat zincirinin sadece son halkası değil; onun özü, meyvesi ve asıl gayesidir. Her bir duygusu ayrı bir âleme pencere açar; her bir arzusu başka bir hakikatin işaretini taşır. Yeryüzüne sadece yaşamak için değil, okumak, anlamak,  şükretmek ve kendisine emanet edilen büyük yükü taşımak için gönderilmiştir. Bu yüzden insana bakmak, yalnızca bir varlığa bakmak değildir; kâinatın tamamını içinde taşıyan bir aynaya bakmaktır.

Fakat insan, taşıdığı bu muazzam donanımın yanında en kırılgan varlıktır. Onu kuşatan düşmanlar karşısında  acizliğini, sınırsız arzularıyla fakirliğini her an hisseder. Dünya nimetlerinin hiçbiri, içindeki ebediyet iştiyakını susturmaz. Çünkü fıtratı, bekaya ayarlı; ruhu, sonsuzluğa programlıdır. Onu bu kadar kıymetli yapan da işte bu derin arayıştır... Hem geçici bir dünya yolcusu olması hem de ebedî bir hayatın adayı olması…

İşte insan, bütün bu yönleriyle sadece biyolojik bir varlık değil; Hak isminin en parlak tecellisine mazhar olan, anlamla yoğrulmuş bir hakikattir. Onu tanımak, aslında kâinatın özünü çözmek; Ve  insanın kendini bilmesi ise Rabbini bilmeye açılan en kadim kapıdır.

"Hem madem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki; insan şu kâinat ağacının en son ve en cem'iyetli meyvesi ve hakikat-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi ve kâinat Kur'anının âyet-i kübrası ve ism-i a'zamı taşıyan âyetü'l-kürsîsi ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa me'zun en faal memuru ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridat ve sarfiyata ve zer'edilmesine (ekilmesine) nezarete memur ve yüzer fenlerle ve binler san'atlarla techiz edilmiş en gürültülü ve en mes'uliyetli nâzırı ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebed'in gayet dikkat altında bir müfettişi ve bir nevi halife-i arzı ve cüz'î küllî bütün harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı ve semavat, arz ve cibalin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrayı omuzuna alan ve önüne iki acib yol açılan, birinci yolda zîhayatın en bedbahtı ve ikinci yolda en bahtiyarı ve çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî ve kâinat sultanının ism-i a'zamına mazhar ve bütün esmasına en câmi' bir âyinesi ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hâssı ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber hadsiz maksadları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçare zîhayatı ve istidadca en zengini ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde ve bekaya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen ve ona ihsanlar eden zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu'cize-i kudret-i Samedaniyye ve bir acube-i hilkat ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet eden.. ve böyle yirmi küllî hakikatlarla Cenab-ı Hakk'ın Hak ismine bağlanan..." (Risale-i Nur Külliyatından)

İnsan, kâinatın en kapsamlı ve en kıymetli varlığıdır; âlemin hem meyvesi hem de özü hükmündedir. Yaratılış itibarıyla bütün ilahî isimlere geniş bir ayna olur, Allah’ın en büyük isimlerinin tecellilerini taşıyabilecek bir kabiliyette yaratılmıştır. Kâinat sarayında en değerli misafir ve en yetkili memur olarak vazifelendirilmiş; yeryüzünün idaresi, nimetlerin kullanımı ve ekilen her şeyin denetimi ona emanet edilmiştir. Aynı zamanda Allah’ın dikkatle gözettiği bir müfettiş, arzda halife kılınmış sorumlu bir kuldur. Omuzlarına yüklenen büyük emanet sebebiyle, ya en bahtiyarların zirvesine ya da en bedbahtların derekesine düşebilecek iki yol arasında seçim yapmakla karşı karşıyadır. Sonsuz ihtiyaçları, sınırsız arzuları ve pek çok düşmanı olan insan; fıtraten bekaya en muhtaç, ebedî saadeti en çok isteyen ve bütün dünya verilse bile ruhundaki ebediyet arzusunu doyuramayan bir varlıktır. Bütün cihazları, duyguları ve kabiliyetleri, onun bu dünya için değil; ebedî bir âlem için yaratıldığını gösterir. İşte insan, bu derin ve çok yönlü hakikatleriyle Allah’ın “Hak” isminin özel bir tecellisine mazhar kılınmıştır.

Sonuçta insan…
Bir yanıyla toprak, bir yanıyla sema; bir adımı fanilikte, bir adımı ebediyette… Kendi içindeki bu iki uçurum arasında yürürken aslında hakikatin tam ortasında durur. Çünkü ona verilen donanım, yüklenen emanet ve fıtratına işlenen ebediyet arzusu; onun sırf bir beden değil, anlamla yoğrulmuş bir ilahî tecelli olduğunu ilan eder. İşte bu yüzden insan, kendini unuttuğunda her şeyi kaybeder; kendini bulduğunda ise bütün kâinat onunla anlam bulur

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.