"Dünya hayatı, Kabirde verilecek cevabın provasını yapar."
Ölüm, modern insanın en büyük korkularından birisi.... Mezarı konuşmaktan, kabri düşünmekten, sorguyu hatırlamaktan kaçınır. İnsan, ölüm hakikatını erteleyerek huzur bulduğunu zanneder. Oysa ölüm ertelenmez; sadece düşüncesi bastırılmaya çalışılır. Fakat ertelenen gerçeklik, günü geldiğinde sorguya dönüşür. Münker ve Nekir inancı, işte bu kaçışın bittiği yerdir: Kabir, dünyada yaşanan imanın ilk kez inkar edilemez biçimde karşıya çıktığı duraktır.
İman hakikatleri arasında en az tefekkür edileni, genelde meleklere imandır. Çoğu zaman teorik bir kabul olarak görülür; hayata dokunmadığı zannedilir. Oysa meleklere iman, özellikle Münker ve Nekir inancı, insanın hem dünyadaki istikametini hem de berzah hayatını doğrudan ilgilendirir. Zira ölümden sonra kulun karşılaştığı ilk hitap, bu iki meleğin sualidir; sorunun muhatabı ise bizzat insandır.
Kabir, sadece bir toprak çukuru değildir. Kabir, insanın dünyada neyi merkeze aldığının ortaya çıktığı bir hakikat sahnesidir. Orada mal konuşmaz, makam susar, unvanlar çözülür. Konuşan tek şey, insanın imanla kurduğu bağdır. Ve işte bu bağın en çarpıcı tezahürlerinden biri, Münker ve Nekir ile olan karşılaşmadır. Bediüzzaman Said Nursî’nin Meyve Risalesi’nde anlattığı şu sahne, bu gerçekliği sarsıcı bir berraklıkla gözler önüne serer:
"Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim diye mezarıma hayalen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps-i münferidde bir tecrid-i mutlak içindeki tevahhuş ve me'yusiyetten tedehhüş ederken, birden Münker ve Nekir taifesinden iki mübarek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münazaraya başladılar. Kalbim ve kabrim genişlediler, nurlandılar, hararetlendiler; âlem-i ervaha pencereler açıldı. Ben de şimdi hayalen ve istikbalde hakikaten göreceğim o vaziyete bütün canımla sevindim ve şükrettim.
Sarf ve Nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir'in: "Men Rabbüke": "Senin Rabbin kimdir?" diye suallerine karşı, kendini medresede zannedip Nahiv ilmi ile cevab vererek: "(Men) mübtedadır. (Rabbüke) onun haberidir; müşkil bir mes'eleyi benden sorunuz, bu kolaydır." diyerek, hem o melaikeleri, hem hazır ruhları, hem o vakıayı müşahede eden orada bulunan bir keşfe'l-kubur velisini güldürdü ve rahmet-i İlahiyeyi tebessüme getirdi,..."
(Meyve Risalesi)
Bu satırlar, kabri korku üreten bir boşluk olmaktan çıkarıp, imanın ünsiyet kazandırdığı bir mekana dönüştürür. Münker ve Nekir burada bir korku unsuru değil; imanın tanıdık ve emniyet veren şahitleridir. Onların gelişiyle kabir ferahlar, kalp nurlanır, ürpeti ise yerini ülfet ve sükûnete bırakır. Çünkü iman, meçhulü korku olmaktan kurtarır.
Dikkat edilirse, burada esas mesele cevapların ezberlenmiş olması değil; imanın insanın zihnine, kalbine ve diline sinmiş olmasıdır. Medrese talebesinin verdiği cevap sıradan bir vak'a değildir; imanın hayata ne kadar nüfuz ettiğinin sembolüdür. Dünya hayatında neyle meşgulsen, Berzah hayatında onunla konuşursun. Zihin neyle doluysa, dil orada onu söyler.
Meleklere iman, işte tam da burada “hayati” bir anlam kazanır. Çünkü bu iman, insanı yalnızlıktan kurtarır. Kabirde yalnız olmadığını bilmek, ölümün soğukluğunu kırar. Münker ve Nekir, imansız zihinler için bir korku figürü olabilir; fakat imanlı kalpler için rahmetin kapısını aralayan ilk muhataplardır. Bu fark, imanın meyvesidir.
Bugün insan, psikolojik yalnızlıktan şikayet ediyor. Kalabalıklar içinde yapayalnız olduğunu söylüyor. Oysa asıl yalnızlık, Berzah hayatında imansız kalmaktır. Münker ve Nekir’e inanan bir insan, daha dünyadayken kabirle barışır. Ölümü bir yokluk değil, bir sorgu ve tanışma olarak görür. Bu bakış açısı, hayatın ahlâkını da düzeltir; sorumluluk bilincini diri tutar.
Sonuçta Meleklere iman, sadece nazarî bir inanç kabulü değil; aslında insanın ölümle yüzleşme cesaretidir. Münker ve Nekir, kabir suallerini soran melekler olmanın ötesinde, dünyada ihmale uğrayan cevapların ilk muhataplarıdır. Onlar, dünyada nasıl yaşadığımızın berzah hayatındaki tanıklarıdır. Kabir, dünyada kaçtığımız hakikatle yüz yüze geldiğimiz ilk duraktır. Berzah hayatında dostla karşılaşmak isteyen, dünyada imanını hayatına taşıyarak yaşamak zorundadır. İmanla yürüyen için orası bir sıkışma değil, bir açılıştır. Zira iman, insanı sadece yaşarken değil; hakikatle yüzleşirken de ayakta tutar.