Uzm.Dr.Tahsin Özenmiş
Köşe Yazarı
Uzm.Dr.Tahsin Özenmiş
 

Varlık, Bilinme ve Mi‘rac: Hikmet-i Mi‘rac Nedir?

“Mi‘rac, kâinat aynasında insanın hakikatle göz göze geldiği zirvedir.” Mi‘rac, yalnızca bir tarih anlatısı ya da metafizik bir yükseliş değildir. O, kâinatın niçin yaratıldığını, insanın bu evren içindeki yerini ve İlahî maksadın hangi merkezde tecelli ettiğini izah eden büyük bir varlık manifestosudur.  Bediüzzaman Said Nursî’nin ifadesiyle, “Mi‘racın hikmeti o kadar yüksektir ki, fikr-i beşer ulaşamıyor O kadar derindir ki, ona yetişemiyor....”; çünkü Mi‘rac, aklın tek başına kuşatabileceği bir hadise değil, imanla bakıldığında anlam kazanan bir hakikattir. Kâinat, başıboş ve kendi kendine işleyen bir mekanizma değil; her unsuru anlam yüklü, her tabakası bir maksada bakan muazzam bir saraydır. Bu sarayda sergilenen güzellik, düzen ve hikmet; bizzat kendisi için değil, bilinmek ve bildirilmek içindir. İşte Mi‘rac, bu bildirimin merkezî anahtarıdır. Zira evrenin Hâlıkı, “kesret tabakatında nur-u vahdetini ve tecellî-i ehadiyetini göstermek” istemiş; bunun için de bütün varlık adına konuşabilecek, bütün şuurlu mahlûkat hesabına muhatap alınabilecek bir “ferd-i mümtaz” seçmiştir. Bu noktada Mi‘rac, Zât-ı Ahmediye’ye (s.a.v.) mahsustur; ancak bu mahsusiyet, şahsî bir imtiyazdan ziyade, küllî vazifenin iktiza ettiği bir hususiyettir. Çünkü cemal ve kemal, zatı itibarıyla sevilir. Ve bu sevgi, görünmek ve tanınmak ister.  Bediüzzaman’ın çarpıcı tespitiyle: “Cemal hem kemal, ikisi de mahbub-u lizâtihîdirler. Yani bizzât sevilirler.” Yani güzellik ve mükemmellik, kendileri için sevilir. Kâinat ise bu sevginin sergilendiği büyük aynadır. Bu aynada en parlak yansıma ise hayat, şuur ve en nihayetinde insandır. Ancak her insan bu yansımayı aynı derecede taşımaz. Evrenin bütün manalarını cem edecek istidada sahip olan, varlığın dilini okuyup tercüme edebilecek bir insan gerekir. İşte Mi‘rac, bu insanın kim olduğunu ilan eder. Nursî’nin ifadesiyle, kâinat bir ağaç ise, Hz. Muhammed (asm) hem onun çekirdeği hem de en münevver meyvesidir. “Risaletiyle en âhir, manen en evvel” olan bu hakikat, Mi‘rac’ta görünür hale gelir. Mi‘rac aynı zamanda kâinatın anlaşılabilir olmasının anahtarıdır. Eğer bu yükseliş ve bu muhataplık olmasaydı, âlemde sergilenen bunca hikmet, “abes” olarak okunabilir idi. Bediüzzaman’ın güçlü temsiliyle, nasıl ki mu‘ciz bir kitap yazan bir müellif, o kitabı anlayacak bir muallim tayin eder; aynen öyle de kâinat kitabının müellifi, bu kitabı bütün boyutlarıyla okuyacak ve okutacak bir rehber göndermiştir. Bu rehberlik, yalnızca semaya yükselip geri dönmek değildir, varlığın anlam haritasını insanlığa sunan bütüncül bir muhatabiyettir.  Mi‘rac, insanın yönünü tayin eden metafizik bir eksen sunar: kesretten vahdete, fâniden bâkiye... Dünyevî fiillerin ve sözlerin neticeleri, âhirette vücut bulur. Bir “Elhamdülillah”ın Cennet’te meyve sûretinde temessül etmesi, Mi‘rac’la ortaya çıkan bir sonuç değil; Mi‘rac’la anlam kazanan kozmik bir irtibattır. Bu yönüyle Mi‘rac, âlemler arasındaki sebep–netice bağını görünür kılar. Sonuç olarak Mi‘rac, bir mucize olmanın ötesinde, evrenin niçin var olduğunu açıklayan merkezî bir hakikattir. İnsan bu hakikati kavradıkça, kendini kâinatın sahipsiz bir yolcusu değil; anlamla kuşatılmış bir misafiri olarak görür. Ve Mi‘rac, bu misafirin ev sahibini tanıdığı en yüksek ufuktur.
Ekleme Tarihi: 15 Ocak 2026 -Perşembe

Varlık, Bilinme ve Mi‘rac: Hikmet-i Mi‘rac Nedir?

“Mi‘rac, kâinat aynasında insanın hakikatle göz göze geldiği zirvedir.”

Mi‘rac, yalnızca bir tarih anlatısı ya da metafizik bir yükseliş değildir. O, kâinatın niçin yaratıldığını, insanın bu evren içindeki yerini ve İlahî maksadın hangi merkezde tecelli ettiğini izah eden büyük bir varlık manifestosudur.

 Bediüzzaman Said Nursî’nin ifadesiyle, “Mi‘racın hikmeti o kadar yüksektir ki, fikr-i beşer ulaşamıyor O kadar derindir ki, ona yetişemiyor....”; çünkü Mi‘rac, aklın tek başına kuşatabileceği bir hadise değil, imanla bakıldığında anlam kazanan bir hakikattir.

Kâinat, başıboş ve kendi kendine işleyen bir mekanizma değil; her unsuru anlam yüklü, her tabakası bir maksada bakan muazzam bir saraydır. Bu sarayda sergilenen güzellik, düzen ve hikmet; bizzat kendisi için değil, bilinmek ve bildirilmek içindir. İşte Mi‘rac, bu bildirimin merkezî anahtarıdır. Zira evrenin Hâlıkı, “kesret tabakatında nur-u vahdetini ve tecellî-i ehadiyetini göstermek” istemiş; bunun için de bütün varlık adına konuşabilecek, bütün şuurlu mahlûkat hesabına muhatap alınabilecek bir “ferd-i mümtaz” seçmiştir.

Bu noktada Mi‘rac, Zât-ı Ahmediye’ye (s.a.v.) mahsustur; ancak bu mahsusiyet, şahsî bir imtiyazdan ziyade, küllî vazifenin iktiza ettiği bir hususiyettir. Çünkü cemal ve kemal, zatı itibarıyla sevilir. Ve bu sevgi, görünmek ve tanınmak ister.

 Bediüzzaman’ın çarpıcı tespitiyle:
“Cemal hem kemal, ikisi de mahbub-u lizâtihîdirler. Yani bizzât sevilirler.”
Yani güzellik ve mükemmellik, kendileri için sevilir. Kâinat ise bu sevginin sergilendiği büyük aynadır. Bu aynada en parlak yansıma ise hayat, şuur ve en nihayetinde insandır. Ancak her insan bu yansımayı aynı derecede taşımaz. Evrenin bütün manalarını cem edecek istidada sahip olan, varlığın dilini okuyup tercüme edebilecek bir insan gerekir. İşte Mi‘rac, bu insanın kim olduğunu ilan eder.

Nursî’nin ifadesiyle, kâinat bir ağaç ise, Hz. Muhammed (asm) hem onun çekirdeği hem de en münevver meyvesidir. “Risaletiyle en âhir, manen en evvel” olan bu hakikat, Mi‘rac’ta görünür hale gelir.

Mi‘rac aynı zamanda kâinatın anlaşılabilir olmasının anahtarıdır. Eğer bu yükseliş ve bu muhataplık olmasaydı, âlemde sergilenen bunca hikmet, “abes” olarak okunabilir idi. Bediüzzaman’ın güçlü temsiliyle, nasıl ki mu‘ciz bir kitap yazan bir müellif, o kitabı anlayacak bir muallim tayin eder; aynen öyle de kâinat kitabının müellifi, bu kitabı bütün boyutlarıyla okuyacak ve okutacak bir rehber göndermiştir. Bu rehberlik, yalnızca semaya yükselip geri dönmek değildir, varlığın anlam haritasını insanlığa sunan bütüncül bir muhatabiyettir.

 Mi‘rac, insanın yönünü tayin eden metafizik bir eksen sunar: kesretten vahdete, fâniden bâkiye... Dünyevî fiillerin ve sözlerin neticeleri, âhirette vücut bulur. Bir “Elhamdülillah”ın Cennet’te meyve sûretinde temessül etmesi, Mi‘rac’la ortaya çıkan bir sonuç değil; Mi‘rac’la anlam kazanan kozmik bir irtibattır. Bu yönüyle Mi‘rac, âlemler arasındaki sebep–netice bağını görünür kılar.

Sonuç olarak Mi‘rac, bir mucize olmanın ötesinde, evrenin niçin var olduğunu açıklayan merkezî bir hakikattir. İnsan bu hakikati kavradıkça, kendini kâinatın sahipsiz bir yolcusu değil; anlamla kuşatılmış bir misafiri olarak görür. Ve Mi‘rac, bu misafirin ev sahibini tanıdığı en yüksek ufuktur.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.