"Yılbaşında kutlanan gerçekten zamanın yenilenmesi mi, yoksa fark edilmeden ödün verilen bir aidiyet midir?"
Takvim yapraklarının değişmesi, her toplum için aynı manayı taşımaz. Zaman, biyolojik olarak herkes için akar; fakat ona yüklenen anlam, inançla ve medeniyetle şekillenir. Bu sebeple yılbaşı meselesi, masum bir “takvim yenilenmesi” tartışmasının çok ötesindedir. Asıl soru şudur: Bir Müslüman, başkasına ait bir zaman algısını kendi hayatına taşıyabilir mi? Bu, eğlence tercihi değil; doğrudan doğruya aidiyet ve kimlik meselesidir.
Müslüman, günleri saymakla değil; günlerin hesabını vermeye hazırlanmakla mükelleftir. Bu yüzden yılbaşı, hangi ölçüyle yaşadığımızı ele veren bir turnusol kâğıdıdır. Zira bir toplumun hangi günleri “kutlamaya değer” gördüğü, hangi değerleri merkeze aldığını açıkça gösterir.
Yılbaşını kutlamak meselesi, “eğlenceye karşı olmak” gibi yüzeysel bir başlıkla izah edilemez. Mesele, kime benzemeye çalıştığımız ve hangi hayat tarzını normalleştirdiğimiz sorusudur.
Kur’an, bu noktada net bir ilke koyar:
“Sonra seni de din hususunda bir şeriat üzere kıldık; ona uy, bilmeyenlerin heveslerine uyma.” (Câsiye, 18)
Bu ayet, Müslüman’ın hayatını başkalarının kültürel akışına göre değil, vahyin tayin ettiği ölçülere göre inşa etmesi gerektiğini hatırlatır.
Yılbaşı kutlamaları, tarihsel olarak Hristiyan Batı kültürünün dinsel ve kültürel arka planına sahip bir ritüeldir. Noel ile iç içe geçmiş, zamanla sekülerleşmiş olsa da kültürel kodları hala aynı kaynaktan beslenmektedir. Müslüman’ın burada durup düşünmesi gerekir: Bu ritüel, benim inanç dünyamda neye tekabül ediyor?
Hz. Peygamber (s.a.v.) bu meseleyi açık bir ölçüyle ifade eder:
“Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” (Ebû Dâvûd)
Bu hadis, şekilcilikten ibaret bir yasak değil; kimlik muhafazası çağrısıdır.
Taklit, sadece kıyafette veya dilde olmaz; taklit, zamanla duyarlılıkların aşınması, haramın sıradanlaşması, mesafenin kaybolması ile gerçekleşir.
Nitekim yılbaşı gecesi, istatistiklerin de açıkça gösterdiği üzere, alkol tüketiminin zirve yaptığı, zinanın ve ahlâk dışı davranışların normalleştirildiği, israfın teşvik edildiği bir zaman dilimine dönüşmektedir. Burada mesele sadece “kutlama” değil; haramın kolektif olarak meşrulaştırılmasıdır. Kur’an’ın uyarısı bu noktada daha da anlam kazanır:
“...Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın...” (Mâide, 2)
Bir Müslüman, haramı bizzat işlemese bile; haramın şenlik havasında sunulduğu bir iklimin parçası olmayı sorgulamak zorundadır. Çünkü İslam ahlâkı, yalnızca bireysel günah-kâr-zarar hesabı yapmaz; toplumsal etkiyi de hesaba katar.
Şunu da açıkça ifade etmek gerekir: Yılbaşını kutlamamak, kimseye düşmanlık etmek değildir. Bu, başkasının inancına saldırı değil; kendi inancına sadakat meselesidir. Müslüman, gayrimüslimlerin bayramına hakaret etmez; fakat kendi olmayanı da sahiplenmez. Bu, yan yana durmayı reddetmek değil; başkası içinde kaybolmamayı seçmektir.
İslam’ın kendine ait bir zaman bilinci vardır: Hicrî takvim, Ramazan, Kurban, Cuma, kandiller… Bunlar Müslüman’a yeter. Başkasının kutsalından anlam devşirmeye çalışmak, aslında kendi değerlerini yetersiz görmenin sessiz itirafıdır.
Takvim değişir; fakat kulun Rabbiyle olan mesafesi değişmiyorsa, işte o zaman bir yıl daha heba edilmiş demektir. Müslüman için esas olan, yeni yıla değil; hesap gününe hazırlıktır.
Çünkü her yılbaşı, son durağa doğru biraz daha yaklaşılan bir andır.
Ve o durakta, ne konfeti sorulacak,
ne geri sayım…
Sadece şahitlik edilecek bir hayat kalacaktır.