İnsan, bu arzın üzerinde kısa bir süreliğine misafir olsa da; mana ve mahiyet itibarıyla bütün bir evrenin özeti hükmündedir. Madde dünyasının dar kalıplarına sıkışmış insan için "Miraç", sadece tarihsel bir anlatı değil; varlığın gizli kodlarını açan, kainatın tılsımını çözen bir yükseliştir.
İnsanlık, var olduğu günden beri aynı soruların peşindedir:
“Necisin, nereden geliyorsun ve nereye gidiyorsun?”
Maddeci düşünce bu soruları yalnızca tabiat sınırları içinde cevaplamaya çalışırken, Mi‘rac hadisesi, insan idrakini kâinatın nihayet ufkuna kadar çıkaran ulvî bir seyr ü temaşadır.
Bediüzzaman Said Nursî, Mi‘rac’ı bir menkıbe anlatısı olmaktan çıkararak; aklın itiraz edemeyeceği bir nizam, bir rubûbiyet kanunu olarak temellendirir. Ona göre Mi‘rac, Hz. Muhammed’in (asm) kemal mertebelerinde yaptığı eşsiz bir yolculuktur.
Bir Saltanatın Daireleri
Bu yüksek hakikati anlamak için Bediüzzaman çarpıcı bir temsil kurar:
Bir padişah düşünelim… Adliyede hâkim, orduda kumandan, ilmiyede halife sıfatıyla görünür. Her dairenin ayrı bir kanunu, ayrı bir makamı vardır. Eğer o padişah, bir neferi devletin tamamına muhatap bir elçi yapmak isterse, onu bütün bu dairelerden geçirir ki; hem tanısın hem tanınsın.
İşte evren de böyle katmanlı bir saltanattır. Her sema tabakası ayrı bir âlemin çatısı, her mertebe ayrı bir ilahî ismin tecelligâhıdır. Hz. Muhammed (asm), İsm-i Âzam’a mazhar olduğu için, bu tabakaların tamamından geçirilmiş; peygamberlerle görüşmüş ve kâinatın manasının çözüldüğü noktaya ulaşmıştır.
Mi‘rac, bu yönüyle evrenin rastgele bir yığın olmadığını; aksine muhteşem bir idare merkezine sahip olduğunu ilan eder.
İnkarcı Aklın Sorduğu Sorulara Cevap
İnkarcı zihniyetin "Ben Allah’ı tanımıyorum ki Miraç’a inanayım" şeklindeki yüzeysel itirazına karşı Bediüzzaman, temel bir mantıkla cevap verir: Bir kitap katipsiz, bir nakış nakkaşsız olmaz. Sinek kanadından semavat kandillerine kadar süregelen bu mükemmel nizam, tek bir Hâkim-i Mutlak’ı zorunlu kılar.
Peki, "Binlerce sene mesafeyi bir insan cismiyle nasıl kat eder?" sorusu karşısında ... Koca Dünyayı bir dakikada yüzlerce saatlik mesafeye denk gelen bir hızla döndüren kudret, kendi elçisini bir "berk" (şimşek) süratiyle huzuruna çıkaramaz mı? Güneşin cazibesiyle devasa gezegenleri birer sapan taşı gibi çeviren bir hikmet, "cazibe-i rahmet-i Rahman ile" bir insanı Arş’a yükseltmekten âciz değildir.
Burada karşımıza çıkan en çarpıcı gerçek, Allah’ın her şeye yakınlığı ile bizim O’na olan uzaklığımız arasındaki sırdır. Güneş, ışığıyla gözbebeğimize kadar girmişken biz ondan milyonlarca kilometre uzağızdır. İşte Miraç; bu uçsuz bucaksız mesafeleri, binlerce hicabı ve "yetmiş bin perdeyi" aşarak cüz’iyetten külliyete çıkma hakikatıdır.
Zaman, Mesafe ve Ruhun Sürati
"Birkaç dakikada bu kadar mesafe nasıl aşılır?" sorusu, zamanın izafiyeti (göreceliği) ile cevap bulur. Bir rüyada, uyanıkken bir güne sığmayacak olayları saniyeler içinde yaşamıyor muyuz?
Bediüzzaman’ın muhteşem saat temsiliyle anlattığı gibi; saatin akrebiyle "âşire" ibresi arasındaki fark neyse, sıradan bir insanın zaman algısıyla, Burak-ı Tevfik’e binmiş bir ruhun zamanı arasındaki fark odur.
Bediüzzaman’ın saat temsilindeki temel mantık, hız arttıkça kat edilen mesafenin ve bu mesafeye sığan "yaşanmışlığın" devasa boyutlara ulaşmasıdır: Normal bir saatte en yavaş dönen akrep küçük bir dairede ağır ağır ilerlerken, saniyenin milyonda birini sayan "âşire" ibresi, aynı süre zarfında ışık hızıyla yarışan bir süratle Dünya’nın yörüngesi kadar geniş bir alanı tarayabilir.
İşte sıradan bir insanın zaman algısı o yavaş dönen akrep üzerinde kısıtlı bir alanı görmeye benzerken; Mirac mucizesinde Peygamber Efendimiz (asm), ilahi bir sürat bineği olan Burak ile bu "âşire" ibresinden bile katbekat hızlı bir boyuta geçerek, bizim için bir saniye bile sürmeyen bir vakit diliminde bütün kainatı, cenneti ve ebediyet alemlerini gezip görebilmiştir.
O Zât (asm), "berk gibi bütün daire-i mümkinatı kat'edip, acaib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olmuştur."
Neden Ruh ve Beden Birlikte?
Çünkü bu âlem bir şehadet âlemidir. Görmek gözle, işitmek kulakla olur. İnsanın bedenî cihazları, ibadet ve lezzetin anahtarıdır. Hikmet-i İlahiye, bu yolculukta ruhu bedenden ayırmamış; çünkü ebedî saadet yurdu olan cennette de bu birlik devam edecektir.
Netice-i Kelâm
Mi‘rac, Hz. Muhammed’in (asm) imkan âlemini aşarak Vacibü’l-Vücud’un huzuruna kabul edilmesidir. Ancak bu yolculuğun meyvesi yalnızca ona mahsus değildir. Her mü’min için namaz, Mi‘rac’tan bir paydır.
Bu hadise bize şunu öğretir:
Kâinat manasız değildir.
İnsan başıboş değildir.
Ve bu yolculuk, fıtratın derinliklerine yazılmıştır.
Bizlere düşen, bu hakikate iman gözüyle bakmak ve Mi‘rac’ın getirdiği nurlu ölçülerle hayatımızı yeniden inşa etmektir.