Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Taç Utangaçlığı: Sevginin Kılığına Bürünen Kontrol

Gündem 28.04.2026 - 19:25, Güncelleme: 28.04.2026 - 19:25
 

Psk. Bilim Uzmanı Mercan Ciğerli Yazdı: Taç Utangaçlığı: Sevginin Kılığına Bürünen Kontrol

Doğa kusursuz bir düzenle akarken, insanın içindeki müdahale etme arzusu sessizce kabarır. İşte o fark ediş anı, insanı kendine utandırır.
“Taç utançlığı” derim ben buna… İnsanın, kendini başkalarının üzerinde üstte görme eğilimini fark ettiğinde yaşadığı iç sarsıntı. Yani “ben bilirim, ben düzeltirim, ben şekil veririm” diye kurulan görünmez üstünlük tacının, aslında bir hakikat değil bir yük olduğunu idrak etme hâli.   İnsan bazen fark etmadan karşısındakini bir özne olarak değil, üzerinde tasarruf edilecek bir alan gibi görür. Mizacını düzeltilecek, karakterini şekillendirilecek, inancını yönlendirilecek bir şey sanır.   İşte taç burada başlar: Görünmez bir üstünlük hissi, ince bir kontrol arzusu… Ve taç utançlığı, insanın tam da bu noktada kendisiyle karşılaşmasıdır. Kendi “üstte olma” zannının, hayatın doğal akışı karşısında kırılmasıdır.   Ağaçlara dikkatle baktın mı hiç? Aynı toprağın içinden yükselirler, aynı rüzgâra eğilirler, aynı güneşten beslenirler. Ama biri diğerinin alanına girmez. Kökünü işgal etmez, dalını kırmaz.   Ve daha derini… Yukarıdan bakıldığında her biri kendi tacını taşır gibi görünür; ama o taç, diğerine hükmetmek için değil, rüzgârla birlikte esneyip kırılmadan kalabilmek içindir.   Birbirlerine zarar vermezler; aksine birbirlerini korurlar. Birinin gölgesi diğerini kurutmaz, varlığı diğerini yok etmez. Hatta bir ağacın kökleri, aynı ormandaki komşusuna tehlikeyi sessizce haber verir. Böcekten, mantardan, kuraklıktan — sessiz bir dayanışmayla birlikte büyürler.   Her biri kendi sınırında kalır, ama yalnız kalmaz.   Doğa, sınırı bilir. Ve bu sınır, onun huzurudur.   İnsan ise çoğu zaman bu sınırı bilmez… ya da bildiği hâlde ihlal eder.   Bir insanın karakterine dokunmak… onun mizacını “düzeltilmesi gereken bir hâl” gibi görmek… duygularını kontrol edilmesi gereken bir taşkınlık saymak… inancını, değerlerini ya da iç dünyasını “şekil verilecek bir alan” gibi ele almak… Bunların hepsi görünmeyen bir alan işgalidir.   Ve çoğu zaman bu işgal, sevgi ya da iyi niyet kılıfıyla başlar.   Oysa doğa bize başka bir şey öğretir: Bir ağacı büyüten şey müdahale değil, sınırdır.   Aile ilişkilerinde, öğretmen-öğrenci bağında, dostluklarda — en derin kırılmalar hep burada başlar: Bir tarafın diğerini “olması gereken şeye” dönüştürme çabasında. İnsan, karşısındakini bir özne değil düzeltilmesi gereken bir nesne gibi gördüğünde ilişki büyümez; daralır.   Her varlık kendi ritmiyle var olur. Kimi hızlı büyür, kimi yavaş. Kimi içe dönüktür, kimi dışa taşar. Bu bir eksiklik değil, varoluş biçimidir. Ve insan bunu kabul etmediğinde kendi kurduğu “taç” ağırlaşır.   Hiçbir ağaç diğerinin tacı değildir. Her varlık kendi kökünden yükselir, kendi tacını kendisi oluşturur.   Kişi, karşısındakini olduğu hâliyle kabul etmek yerine onu kendine benzetmeye çalıştığında.   Bu yüzden mesele ne sevgi ne de başarıdır. Mesele, başkasının alanına tacını koymadan durabilmektir. Onu değiştirmeye çalışmadan yanında kalabilmektir.   Çünkü gerçek olgunluk, üstte durmak değil, yan yana var olabilmektir.   Ve belki de en büyük yüzleşme şudur: İnsanın, “ben düzenlerim” dediği her yerde aslında bir dengeyi bozduğunu fark etmesi.   İşte insan, bunu gördüğünde doğaya bakıp utanır.   Ve taç utançlığı… İnsan, başkasının alanına uzandığında değil — kendi üstünlük zannının kırıldığını gördüğünde başlar.   Taç utançlığı, insanın başkasının varoluşunu şekillendirme arzusunu fark ettiğinde yaşadığı derin iç sarsıntıdır; doğanın sınırı bilen sessiz düzenine bakıp kendi müdahale isteğinden utandığı andır. Gerçek olgunluk, üstte durmakta değil yan yana var olmakta saklıdır; başkasını değiştirmeye çalışmadan, olduğu gibi kabul ederek yanında kalabilmektir. Ve belki de bu yüzleşme, insanın en büyük büyümesidir: “ben düzenlerim” dediği her yerde aslında bir dengeyi bozduğunu görmek.
Doğa kusursuz bir düzenle akarken, insanın içindeki müdahale etme arzusu sessizce kabarır. İşte o fark ediş anı, insanı kendine utandırır.

“Taç utançlığı” derim ben buna…

İnsanın, kendini başkalarının üzerinde üstte görme eğilimini fark ettiğinde yaşadığı iç sarsıntı.

Yani “ben bilirim, ben düzeltirim, ben şekil veririm” diye kurulan görünmez üstünlük tacının, aslında bir hakikat değil bir yük olduğunu idrak etme hâli.

 

İnsan bazen fark etmadan karşısındakini bir özne olarak değil,

üzerinde tasarruf edilecek bir alan gibi görür.

Mizacını düzeltilecek, karakterini şekillendirilecek, inancını yönlendirilecek bir şey sanır.

 

İşte taç burada başlar:

Görünmez bir üstünlük hissi, ince bir kontrol arzusu…

Ve taç utançlığı, insanın tam da bu noktada kendisiyle karşılaşmasıdır.

Kendi “üstte olma” zannının, hayatın doğal akışı karşısında kırılmasıdır.

 

Ağaçlara dikkatle baktın mı hiç?

Aynı toprağın içinden yükselirler, aynı rüzgâra eğilirler, aynı güneşten beslenirler.

Ama biri diğerinin alanına girmez.

Kökünü işgal etmez, dalını kırmaz.

 

Ve daha derini…

Yukarıdan bakıldığında her biri kendi tacını taşır gibi görünür;

ama o taç, diğerine hükmetmek için değil,

rüzgârla birlikte esneyip kırılmadan kalabilmek içindir.

 

Birbirlerine zarar vermezler; aksine birbirlerini korurlar.

Birinin gölgesi diğerini kurutmaz, varlığı diğerini yok etmez.

Hatta bir ağacın kökleri, aynı ormandaki komşusuna tehlikeyi sessizce haber verir.

Böcekten, mantardan, kuraklıktan — sessiz bir dayanışmayla birlikte büyürler.

 

Her biri kendi sınırında kalır,

ama yalnız kalmaz.

 

Doğa, sınırı bilir.

Ve bu sınır, onun huzurudur.

 

İnsan ise çoğu zaman bu sınırı bilmez…

ya da bildiği hâlde ihlal eder.

 

Bir insanın karakterine dokunmak…

onun mizacını “düzeltilmesi gereken bir hâl” gibi görmek…

duygularını kontrol edilmesi gereken bir taşkınlık saymak…

inancını, değerlerini ya da iç dünyasını “şekil verilecek bir alan” gibi ele almak…

Bunların hepsi görünmeyen bir alan işgalidir.

 

Ve çoğu zaman bu işgal, sevgi ya da iyi niyet kılıfıyla başlar.

 

Oysa doğa bize başka bir şey öğretir:

Bir ağacı büyüten şey müdahale değil, sınırdır.

 

Aile ilişkilerinde, öğretmen-öğrenci bağında, dostluklarda — en derin kırılmalar hep burada başlar:

Bir tarafın diğerini “olması gereken şeye” dönüştürme çabasında.

İnsan, karşısındakini bir özne değil düzeltilmesi gereken bir nesne gibi gördüğünde ilişki büyümez; daralır.

 

Her varlık kendi ritmiyle var olur.

Kimi hızlı büyür, kimi yavaş.

Kimi içe dönüktür, kimi dışa taşar.

Bu bir eksiklik değil, varoluş biçimidir.

Ve insan bunu kabul etmediğinde kendi kurduğu “taç” ağırlaşır.

 

Hiçbir ağaç diğerinin tacı değildir.

Her varlık kendi kökünden yükselir, kendi tacını kendisi oluşturur.

 

Kişi, karşısındakini olduğu hâliyle kabul etmek yerine

onu kendine benzetmeye çalıştığında.

 

Bu yüzden mesele ne sevgi ne de başarıdır.

Mesele, başkasının alanına tacını koymadan durabilmektir.

Onu değiştirmeye çalışmadan yanında kalabilmektir.

 

Çünkü gerçek olgunluk,

üstte durmak değil,

yan yana var olabilmektir.

 

Ve belki de en büyük yüzleşme şudur:

İnsanın, “ben düzenlerim” dediği her yerde

aslında bir dengeyi bozduğunu fark etmesi.

 

İşte insan, bunu gördüğünde

doğaya bakıp utanır.

 

Ve taç utançlığı…

İnsan, başkasının alanına uzandığında değil —

kendi üstünlük zannının kırıldığını gördüğünde başlar.

 

Taç utançlığı, insanın başkasının varoluşunu şekillendirme arzusunu fark ettiğinde yaşadığı derin iç sarsıntıdır; doğanın sınırı bilen sessiz düzenine bakıp kendi müdahale isteğinden utandığı andır. Gerçek olgunluk, üstte durmakta değil yan yana var olmakta saklıdır; başkasını değiştirmeye çalışmadan, olduğu gibi kabul ederek yanında kalabilmektir. Ve belki de bu yüzleşme, insanın en büyük büyümesidir: “ben düzenlerim” dediği her yerde aslında bir dengeyi bozduğunu görmek.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.