Mehmet Dal
Köşe Yazarı
Mehmet Dal
 

Ahmet Amcam ve Kadim Dostları Bubanlılar

Ahmet amcam, bizim sülalenin sadece en büyüğü değil; bir devrin, bir yaşama biçiminin ve bitmek bilmeyen bir insanlık, hatır ve gönül enerjisinin bu topraklardaki son kalesiydi desem yalan olmaz. Onun hayatı, sanki Yaşar Kemal’in tozlu bozkır sayfalarından fırlamış, nevi şahsına münhasır bir destandı. Amcam tam bir "hurda mahiri" idi. Onun için bir makine, sadece metal ve dişliden ibaret değildi; bir ruhu, bir ömrü ve nihayetinde bir vadesi vardı. Genellikle aldığı her aletin, her vasıtanın dünya üzerindeki son durağı amcamın elleri olurdu. Bir traktör, bir patos, bir su motoru ya da bir otomobil eğer amcamın kapısında ise, bilinirdi ki o alet artık son kullanıcısına ulaşmıştır. Amcamın o aleti terk etmesi için o makinenin artık hurdaya ayrılması gerekirdi. Hele o meşhur Planet marka motosikleti vardı ki, başlı başına bir efsanedir. Gözümün önüne geliyor o toz bulutu; kaptan köşkünde küçük amcam, bizim meşhur Mısto (Mustafa), arkasında babam ve diğer amcalarımla toplam dört koca adam o tek silindirli demir yığınına doluşurlardı. Planet’in o kendine has, yeri göğü inleten sesi ve yere yapışan tekerleğiyle tozlu, topraklı yolları yara yara, rüzgârı karşılarına alıp şehre gidişleri vardı ki, gören sanırdı bir ordu sefere çıkıyor. O manzara karşısında Yahya Kemal’in şu dizeleri yankılanırdı sanki: "Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik / Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! / Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle." Amcamlar Tuna’dan değil, bizim bölgenin bereketli ama çileli yollarından geçerlerdi; ama o heyecan aynı heyecandı. Ancak amcamın o devasa makinelere ve gürültülü traktörlere olan tutkusu, sadece bir mekanik merakı değil, bir hizmet aşkıydı. Amcamın eşine az rastlanır bir yardımseverliği vardı; traktörün kontağını sadece kendi işi için çevirmezdi. Ne zaman değirmene gidecek olsa, köylüye haber salar, traktörün arkasına taktığı o koca römorkla ev ev dolaşırdı. Kimin öğütülecek buğdayı, bulguru varsa amcam kapı kapı toplar, herkesin yükünü römorka dizerdi. Değirmende o koca çuvalları öğütür, herkesin hakkını tek tek ayırır, akşam olduğunda ise yine her kapının önüne o çuvalları bırakırdı. Yorulmak nedir bilmez, kimseden bir kuruş ya da bir teşekkür beklentisine girmezdi. O, traktörünü ve bileğinin gücünü komşusunun sofrasındaki una katık ederdi. Bu karşılıksız iyilik hali, amcamın ruhunun o gürültülü makinelerden çok daha saf olduğunu gösterirdi.Bu bitmek bilmeyen hayat aşkı ve yollara olan tutkusu, amcamı her kış Bubanlıların (veya bölgedeki kullanımıyla Bukanlıların) peşine düşürürdü. Osmanlı arşivlerinde, iskan politikaları gereği, Pazarcık, Adıyaman ve Gaziantep üçgenine kayıtlı olan bu köklü topluluk, Rişvan Konfederasyonu’nun en mağrur, en kadim kollarından biriydi. Kış geldi mi, Pazarcık dolaylarından kopup gelen bu konar-göçer kafileler bizim köye ve civar köylere kışlak kurarlardı. Amcam hiç durmazdı; nerede bir Mahkanlı ya da Kızkapanlı kolundan gelen bir Bubanlı obası olsa, heybesini hediyelerle doldurur, Planet’in sesini o yöne çevirirdi. Özellikle Sulakdağ soyadlı Hacı Emmi ile olan hukuku, bir dostluktan ziyade sarsılmaz bir gönül bağıydı. Akraba değildik ama aramızdaki o görünmez bağ, en sıkı şecerelerden daha kuvvetliydi. Onların o meşhur "kara çadırları"na girdiğimizde  şaşkınlığımı gizleyemezdim. Dışarıdan bakınca göçebe bir barınak, isli bir bez parçası sanılan o yerler, adımınızı içeri attığınızda pırıl pırıl birer saray nizamıyla karşılardı sizi. Her şeyin yeri belliydi; misafir odası ayrı bir vakur duruşla döşenmiş, mutfağı ayrı bir titizlikle düzenlenmişti. O kara çadırın içinde, medeniyetin en saf ve en misafirperver hali yaşanırdı. Biz daha bağdaş kurup oturmadan Hacı Emmi’nin bir işaretiyle hemen bir kuzu kestirilir, ocağın ateşi harlanırdı. O esnada Hüso eline bağlamasını alır, yanık sesiyle Kürtçe (Kurmanci) türküler söylemeye başlardı. Bağlamanın telleri çadırın isli direklerinde yankılanırken zaman durur, Kemalettin Kamu’nun dediği gibi dertler dilleşirdi:  "Gözümde bir damla su denizleşir / Rüzgâr fısıldar, dertler dilleşir / Ne bir çiçek gülümser ne de bir yüz / Her yer ıssız, her yer sessiz, her yer güz."   Ama o çadırda güz değil, bahar yaşanırdı. Bubanlılar arasında beni en çok içine çeken ve hala gizemini koruyan şey ise o meşhur isimlendirme geleneğiydi. Kimsenin gerçek ismiyle anıldığına şahit olmazdınız. Öyle bir dil ve aidiyet kurmuşlardı ki, her ismin sonu o toprağın ağzıyla, sevgiyle karışık bir "o" harfiyle mühürlenirdi. Bayram olurdu Bayro, Hüseyin olurdu Hüso, Haşim olurdu Heşino, Ahmet olurdu Amet, Fatma  Fate, Sultan Sultey, Mehmet Mamo, İbrahim olurdu İvo, İsa olur İso, Mustafa ise zaten amcamdan bildiğimiz üzere Musto. Bazılarının gerçek adını ise onca yıl geçmesine rağmen hâlâ çözebilmiş değilim ve aralarındaki alakayı hala kuramam; Otto, Cenney, Haney, Guley, Sargır, Himo, Cino, Kisto, Temo, Remo, Hokko, Çikko,  Ruddo, Bekko, Avdılla, Bıllo... Bu isimler sanki o topluluğun dış dünyaya karşı bir şifresi, kendi içlerindeki sarsılmaz dayanışmanın bir nişanesiydi. Nurullah Genç’in bir dizesinde geçtiği gibi bir gizem vardı bu lakaplarda: "Gönül bir kuyu, dert bir iğne / Çekiyoruz ismini döne döne." Amcam sadece kışın kışlaklarda misafir olmakla yetinmezdi. O kadar büyük bir muhabbet beslerdi ki onlara, yaz gelip de Bubanlılar o yüksek yaylaklara çıktığında, amcam yine bagajında hediyelerle, 89 model kırmızı Kartal marka arabasına atlar, tozun toprağın içinde kilometrelerce yol kateder, o çadırları en yüksek zirvelerde bile bulurdu. O ziyaretler sadece bir selam sabah değil, bir vefa borcuydu. Ancak zaman denilen o acımasız nehir akıp geçti ve o göçebe ruhun bir ucu Avrupa’nın kalbine kadar uzandı. Pazarcık kolu, Anadolu’dan Avrupa’ya ilk ve en yoğun göç veren gruplardan biri oldu. Kara çadırlar toplandı, yerini beton binalara ve gurbet türkülerine bıraktı. Geçen yaz Fransa’ya gittiğimde, bir sahil kasabasında döner işletmeciliği yapan Mulla Abi ile karşılaştım. Mulla Abi, vaktiyle bizim köyde kalmış, ekmeğimizi, aşımızı bölüşmüştük. Oturduk, denize karşı uzun uzun eski günlerden, amcamdan ve "o" harfiyle biten o güzel adamlardan konuştuk. Mulla Abi anlattıkça köy gözümde tüttü ama her bir ismin sonuna "rahmetli" kelimesini eklemek yüreğime bir ağırlık gibi çöktü. Mahmut Emmi, Ahmet Amcam, Mamo Dedem, Fate Nenem, Senem Teyze, Bayro... Çoğu artık hayatta değildi; o muazzam sözlü gelenek ve çadır kültürü artık hatıraların tozlu raflarına inmişti. Ahmet amcamın hayatı, Yaşar Kemal’in toprağı, insanı ve emeği anlattığı o destansı dili gibiydi; toprağa sadık, insana aşık, eşyayı ise ancak ruhu çıkana kadar onurlandıran... Amcamın o bitmek bilmeyen ziyaretleri, Planet’in o bitmek bilmeyen gürültüsü aslında hepimize şunu fısıldıyordu: İnsan, sadece üzerinden geçtiği toprağın değil, o toprakta bıraktığı izlerin, kurduğu sarsılmaz dostlukların ve bir "O" harfine sığdırdığı koca bir dünya dolusu hatıranın toplamı kadardır. O Planet ve Kartal otomobil çoktan hurdaya gitti, o kara çadırların yerini Avrupa’da döner dükkanları köylerde ve şehirlerde ruhsuz betonlar aldı, ama Ahmet amcamın gönül bağları hala o yaylaların en yüksek zirvesinde bir bayrak gibi dalgalanıyor……
Ekleme Tarihi: 17 Mart 2026 -Salı

Ahmet Amcam ve Kadim Dostları Bubanlılar

Ahmet amcam, bizim sülalenin sadece en büyüğü değil; bir devrin, bir yaşama biçiminin ve bitmek bilmeyen bir insanlık, hatır ve gönül enerjisinin bu topraklardaki son kalesiydi desem yalan olmaz. Onun hayatı, sanki Yaşar Kemal’in tozlu bozkır sayfalarından fırlamış, nevi şahsına münhasır bir destandı. Amcam tam bir "hurda mahiri" idi. Onun için bir makine, sadece metal ve dişliden ibaret değildi; bir ruhu, bir ömrü ve nihayetinde bir vadesi vardı. Genellikle aldığı her aletin, her vasıtanın dünya üzerindeki son durağı amcamın elleri olurdu. Bir traktör, bir patos, bir su motoru ya da bir otomobil eğer amcamın kapısında ise, bilinirdi ki o alet artık son kullanıcısına ulaşmıştır. Amcamın o aleti terk etmesi için o makinenin artık hurdaya ayrılması gerekirdi.

Hele o meşhur Planet marka motosikleti vardı ki, başlı başına bir efsanedir. Gözümün önüne geliyor o toz bulutu; kaptan köşkünde küçük amcam, bizim meşhur Mısto (Mustafa), arkasında babam ve diğer amcalarımla toplam dört koca adam o tek silindirli demir yığınına doluşurlardı. Planet’in o kendine has, yeri göğü inleten sesi ve yere yapışan tekerleğiyle tozlu, topraklı yolları yara yara, rüzgârı karşılarına alıp şehre gidişleri vardı ki, gören sanırdı bir ordu sefere çıkıyor. O manzara karşısında Yahya Kemal’in şu dizeleri yankılanırdı sanki:

"Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik / Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! / Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle."

Amcamlar Tuna’dan değil, bizim bölgenin bereketli ama çileli yollarından geçerlerdi; ama o heyecan aynı heyecandı. Ancak amcamın o devasa makinelere ve gürültülü traktörlere olan tutkusu, sadece bir mekanik merakı değil, bir hizmet aşkıydı. Amcamın eşine az rastlanır bir yardımseverliği vardı; traktörün kontağını sadece kendi işi için çevirmezdi. Ne zaman değirmene gidecek olsa, köylüye haber salar, traktörün arkasına taktığı o koca römorkla ev ev dolaşırdı. Kimin öğütülecek buğdayı, bulguru varsa amcam kapı kapı toplar, herkesin yükünü römorka dizerdi. Değirmende o koca çuvalları öğütür, herkesin hakkını tek tek ayırır, akşam olduğunda ise yine her kapının önüne o çuvalları bırakırdı. Yorulmak nedir bilmez, kimseden bir kuruş ya da bir teşekkür beklentisine girmezdi. O, traktörünü ve bileğinin gücünü komşusunun sofrasındaki una katık ederdi. Bu karşılıksız iyilik hali, amcamın ruhunun o gürültülü makinelerden çok daha saf olduğunu gösterirdi.Bu bitmek bilmeyen hayat aşkı ve yollara olan tutkusu, amcamı her kış Bubanlıların (veya bölgedeki kullanımıyla Bukanlıların) peşine düşürürdü. Osmanlı arşivlerinde, iskan politikaları gereği, Pazarcık, Adıyaman ve Gaziantep üçgenine kayıtlı olan bu köklü topluluk, Rişvan Konfederasyonu’nun en mağrur, en kadim kollarından biriydi. Kış geldi mi, Pazarcık dolaylarından kopup gelen bu konar-göçer kafileler bizim köye ve civar köylere kışlak kurarlardı. Amcam hiç durmazdı; nerede bir Mahkanlı ya da Kızkapanlı kolundan gelen bir Bubanlı obası olsa, heybesini hediyelerle doldurur, Planet’in sesini o yöne çevirirdi.

Özellikle Sulakdağ soyadlı Hacı Emmi ile olan hukuku, bir dostluktan ziyade sarsılmaz bir gönül bağıydı. Akraba değildik ama aramızdaki o görünmez bağ, en sıkı şecerelerden daha kuvvetliydi. Onların o meşhur "kara çadırları"na girdiğimizde  şaşkınlığımı gizleyemezdim. Dışarıdan bakınca göçebe bir barınak, isli bir bez parçası sanılan o yerler, adımınızı içeri attığınızda pırıl pırıl birer saray nizamıyla karşılardı sizi. Her şeyin yeri belliydi; misafir odası ayrı bir vakur duruşla döşenmiş, mutfağı ayrı bir titizlikle düzenlenmişti. O kara çadırın içinde, medeniyetin en saf ve en misafirperver hali yaşanırdı. Biz daha bağdaş kurup oturmadan Hacı Emmi’nin bir işaretiyle hemen bir kuzu kestirilir, ocağın ateşi harlanırdı. O esnada Hüso eline bağlamasını alır, yanık sesiyle Kürtçe (Kurmanci) türküler söylemeye başlardı. Bağlamanın telleri çadırın isli direklerinde yankılanırken zaman durur, Kemalettin Kamu’nun dediği gibi dertler dilleşirdi:

 "Gözümde bir damla su denizleşir / Rüzgâr fısıldar, dertler dilleşir / Ne bir çiçek gülümser ne de bir yüz / Her yer ıssız, her yer sessiz, her yer güz."

 

Ama o çadırda güz değil, bahar yaşanırdı. Bubanlılar arasında beni en çok içine çeken ve hala gizemini koruyan şey ise o meşhur isimlendirme geleneğiydi. Kimsenin gerçek ismiyle anıldığına şahit olmazdınız. Öyle bir dil ve aidiyet kurmuşlardı ki, her ismin sonu o toprağın ağzıyla, sevgiyle karışık bir "o" harfiyle mühürlenirdi. Bayram olurdu Bayro, Hüseyin olurdu Hüso, Haşim olurdu Heşino, Ahmet olurdu Amet, Fatma  Fate, Sultan Sultey, Mehmet Mamo, İbrahim olurdu İvo, İsa olur İso, Mustafa ise zaten amcamdan bildiğimiz üzere Musto. Bazılarının gerçek adını ise onca yıl geçmesine rağmen hâlâ çözebilmiş değilim ve aralarındaki alakayı hala kuramam; Otto, Cenney, Haney, Guley, Sargır, Himo, Cino, Kisto, Temo, Remo, Hokko, Çikko,  Ruddo, Bekko, Avdılla, Bıllo... Bu isimler sanki o topluluğun dış dünyaya karşı bir şifresi, kendi içlerindeki sarsılmaz dayanışmanın bir nişanesiydi. Nurullah Genç’in bir dizesinde geçtiği gibi bir gizem vardı bu lakaplarda: "Gönül bir kuyu, dert bir iğne / Çekiyoruz ismini döne döne."

Amcam sadece kışın kışlaklarda misafir olmakla yetinmezdi. O kadar büyük bir muhabbet beslerdi ki onlara, yaz gelip de Bubanlılar o yüksek yaylaklara çıktığında, amcam yine bagajında hediyelerle, 89 model kırmızı Kartal marka arabasına atlar, tozun toprağın içinde kilometrelerce yol kateder, o çadırları en yüksek zirvelerde bile bulurdu. O ziyaretler sadece bir selam sabah değil, bir vefa borcuydu.

Ancak zaman denilen o acımasız nehir akıp geçti ve o göçebe ruhun bir ucu Avrupa’nın kalbine kadar uzandı. Pazarcık kolu, Anadolu’dan Avrupa’ya ilk ve en yoğun göç veren gruplardan biri oldu. Kara çadırlar toplandı, yerini beton binalara ve gurbet türkülerine bıraktı. Geçen yaz Fransa’ya gittiğimde, bir sahil kasabasında döner işletmeciliği yapan Mulla Abi ile karşılaştım. Mulla Abi, vaktiyle bizim köyde kalmış, ekmeğimizi, aşımızı bölüşmüştük. Oturduk, denize karşı uzun uzun eski günlerden, amcamdan ve "o" harfiyle biten o güzel adamlardan konuştuk. Mulla Abi anlattıkça köy gözümde tüttü ama her bir ismin sonuna "rahmetli" kelimesini eklemek yüreğime bir ağırlık gibi çöktü. Mahmut Emmi, Ahmet Amcam, Mamo Dedem, Fate Nenem, Senem Teyze, Bayro... Çoğu artık hayatta değildi; o muazzam sözlü gelenek ve çadır kültürü artık hatıraların tozlu raflarına inmişti.

Ahmet amcamın hayatı, Yaşar Kemal’in toprağı, insanı ve emeği anlattığı o destansı dili gibiydi; toprağa sadık, insana aşık, eşyayı ise ancak ruhu çıkana kadar onurlandıran... Amcamın o bitmek bilmeyen ziyaretleri, Planet’in o bitmek bilmeyen gürültüsü aslında hepimize şunu fısıldıyordu: İnsan, sadece üzerinden geçtiği toprağın değil, o toprakta bıraktığı izlerin, kurduğu sarsılmaz dostlukların ve bir "O" harfine sığdırdığı koca bir dünya dolusu hatıranın toplamı kadardır. O Planet ve Kartal otomobil çoktan hurdaya gitti, o kara çadırların yerini Avrupa’da döner dükkanları köylerde ve şehirlerde ruhsuz betonlar aldı, ama Ahmet amcamın gönül bağları hala o yaylaların en yüksek zirvesinde bir bayrak gibi dalgalanıyor……

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (3)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Nurullah
(17.03.2026 18:06 - #320)
Anadolu insanı insanlığa iyilikten başka birşey yapmıyor.Hep yaptıkları iyilikle ve yigitlikle gocup gittiler bu kirli dünyadan, yüreğine sağlık
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Hasan dal
(17.03.2026 18:41 - #321)
Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
E.M.D
(18.03.2026 16:04 - #322)
Allah rahmet Eylesin Mekanı Cennet Olsun İnşaallah...
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.