Mehmet Dal
Köşe Yazarı
Mehmet Dal
 

Gaz Lambasının Işığında Bir Anadolu Masalı: Ayş Fatma

1. Bölüm: Toprak Damın Altındaki Cennetim Bizim evimiz, topraktan yoğrulmuş, mütevazı ama içi hayat dolu bir sığınaktı. Dışarıda kar diz boyunu aşar, ayaz insanın kemiklerine işlerdi. Pencerelerden sızan rüzgar, bacadaki kurumuş otları hışırtıyla okşarken, biz altı kardeş, yer yatağımızda, yün yorganın altına sıkışarak birbirimizin sıcaklığına sığınırdık. Üç kız, üç erkek, altı tane minik yürek... Evimiz küçüktü, iki oda, bir mutfaktan ibaretti belki;  ama hayallerimiz o kavak ağacından yapılma direkleriyle desteklenmiş tavanın çok ötesine uzanırdı. O yıllar, elektriklerin henüz uğramadığı, gecenin karanlığını gaz lambasının sapsarı ışığının deldiği zamanlardı. Annem, sobanın üzerinde fokurdayan tencerede yemek pişirirken, ocağın ateşi usulca çıtırdar, dans eden alevlerin gölgeleri duvarlarda ve tavanda garip, devasa şekiller oluştururdu. Biz çocuklar, o gölgelere bakar, hayal gücümüzün elverdiği her şeye benzetirdik onları; kimi zaman uçan bir kuş, kimi zaman kükreyen bir aslan, bazen de masal diyarından gelmiş bir dev olurdu o gölgeler. Damımız topraktandı. Kışın yağan kar, sonra eriyip yağmura karıştığında, o kavakların, kamışların arasından sızan damlalar içeri akardı. Biz o damlalara hiç kızmazdık; aksine, onlar da bizimle birlikte evin içindeki bu büyülü atmosfere katılırdı sanki. Annemin yavaş yavaş yükselen sesi, o damlaların ritmine eşlik ederdi. İşte o anlarda, tüm dünya durur, sadece annemin sesiyle ve gaz lambasının titrek aydınlığıyla var olurduk. Annemin masalları, kışın en soğuk gecelerinde bile içimizi ısıtan, ruhumuzu aydınlatan bir ateşti. Her bir kelimesi, yüreğimize düşen bir kıvılcım olurdu. En çok da "Ayş Fatma" masalını severdik. Annem her defasında aynı coşkuyla anlatır, biz her seferinde ilk kez dinliyormuş gibi soluğumuzu tutardık. Masal hiç sıkıcı gelmezdi; aksine, her anlatışta gözümüzde farklı bir dünya canlanır, o toprağın altından, o sızan damlaların arasından bambaşka manzaralar yükselirdi. O küçük evimizin içinde, o altı tane çocuğun yüreği, annelerinin anlattığı masallarla büyür, en derin hayalleri o gaz lambasının ışığında yeşerirdi. Bugünün geniş, ışıklı evlerinde bulamadığımız o samimi sıcaklığı, o eşsiz huzuru, o eski, toprak damlı evimizin içinde, annemizin masal dolu nefesinde bulurduk. 2. Bölüm: Yedi Kardeşin Gölgesi ve Kırık Yemin Annem, Ayş Fatma masalına başladığında, hepimizin gözleri parıldardı: "Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, zamanın birinde yedi tane oğlu olan bir kadın varmış..." Bu kadın, yedi yiğit delikanlı yetiştirmişti. Her biri dağlara meydan okuyan, okları kuşları delip geçen birer avcıydı. Her sabah erkenden yola çıkar, gün batmadan kulübelerine dönerlerdi. Kadın, bir gün yine bir bebek beklerken, yedi oğlan ava gitmişlerdi. Gidiş o gidiş... Ne bir haber, ne bir iz. Kadın, yedi ciğerparesinin ardından hasretle tutuşmuş, ancak karnındaki bebeği için hayata tutunmuştu. Zamanı gelince, dünyalar güzeli bir kız evlat dünyaya getirmişti. Adını Ayş Fatma koymuşlardı. Ayş Fatma, abilerinin varlığından bihaber, köyün en neşeli, en güzel kızı olarak büyümüştü. Bir gün, Ayş Fatma köyün diğer kızlarıyla dere kenarında oyunlar oynarken, gülüşmeler birden kesildi. Kızlardan biri, istemeden yüksek sesle bir "pırt" sesi çıkarmıştı! Utançtan yanakları al al olan kızlar, suçu birbirine atmaya başlamışlardı. En kurnazları, "Herkes kardeşinin üstüne yemin etsin, kim yaptıysa ortaya çıksın!" diye bir teklif sundu. Ayş Fatma, kalbinden geldiği gibi, hiçbir art niyet olmadan, "Ötürüklü buzağım ölsün ki ben yapmadım!" diye yemin etti. Ama diğer kızların bakışları değişti. İçlerinden biri alaycı bir sesle, "Ayş Fatma, sen neden kardeşinin üzerine yemin etmiyorsun? Yoksa senin hiç kardeşin yok mu?" diye sordu. Bu sözler, Ayş Fatma'nın kalbine bir hançer gibi saplandı. Bacakları titreyerek, aklı karmakarışık bir halde eve koştu. Annesine ne olduğunu anlatınca, anası gözleri dolu dolu, Ayş Fatma’ya hayatındaki en büyük sırrı fısıldadı: "Senin tam yedi tane ağabeyin vardı kızım... Onlar avdan dönmedi..." Ayş Fatma, anasının anlattıklarına inanamadı. İçindeki abileriyle tanışma arzusu, yüreğinde kocaman bir kor haline gelmişti. Bir plan kurdu. Anasına, "Ana, bana nohut kavurması yap" dedi. Kadın, biricik kızını kırmayıp sacın üzerinde nohutları kavurmaya başladı. Nohutların çıtırtısı tüm odayı doldururken, Ayş Fatma anasının yanına sokuldu ve aniden annesinin  elini sıcak sacın üzerine bastı! Annesi acıyla çığlık atarken,  "Söyle anam, benim yedi kardeşim var mı, yok mu? Söylemezsen elini, yüreğini yakarım!" diye haykırdı. Anası, kızının bu çaresiz haline ve kendi acısına dayanamadı. Tek evladını da kaybetmekten korktuğu için daha fazla dayanamadı ve gözyaşları içinde olanı biteni, yedi oğlunun acı hikayesini Ayş Fatma’ya bir bir anlattı. 3. Bölüm: Çamur Eşek, Merak ve Ormanın Kalbi Ayş Fatma’nın kalbinde artık abilerini bulma arzusu dışında hiçbir şey yoktu. Anasının tüm yalvarışlarına, "Onlar geri dönmez kızım, sen de gitme" demesine rağmen, kararından vazgeçmedi. Anası, kızının kararlılığını görünce çaresiz kaldı. "Kızım, Fate karının yanına git," dedi, "O sana çamurdan bir eşek yapar, o eşek seni abilerinin yanına götürür." Fate karı, köyün yaşlı, bilge kadınıydı. Dualarla, elleriyle nehirden getirdiği ıslak çamurları yoğurarak Ayş Fatma için büyülü bir eşek yaptı. Eşeği teslim ederken sıkı sıkı tembihledi: "Ayş Fatma kızım, bu eşek seni doğruca abilerinin kulübesine götürecek. Ama unutma! Yolda giderken sakın 'çüş' deme! Hep 'çü, çü, çü' diye yola devam et. Sadece abilerinin ormandaki kulübesinin önüne vardığında, tam kapının önünde 'çüş' diyebilirsin. Sakın ola başka yerde ağzından kaçırma!" Ayş Fatma sevinçle eşeğe bindi, kalbinde büyük bir umutla yola koyuldu. Ormanın içi, rengarenk çiçeklerle, yemyeşil ağaçlarla, ötüşen kuşlarla doluydu. Ayş Fatma, bu güzellikler karşısında büyülenmişti. Yolun yarısına geldiğinde, patikanın kenarında, hiç görmediği güzellikte, mor renkli bir çiçeğe takıldı gözü. Eşek biraz daha gitse çiçeğe uzanabilecekti. Merakına yenik düştü, Fate karının tembihini unutuverdi. "Acaba 'çüş' desem eşek bozulur mu?" diye düşünerek, fısıltıyla "Çüş!" dedi. Bir anda, sihir bozuldu! Çamur eşek, olduğu yerde kocaman bir çamur yığınına dönüştü! Ayş Fatma, hıçkırıklarla ağlayarak geri döndü. Fate karı, Ayş Fatma'yı görünce başını salladı ama kıza kıyamadı. Dualar eşliğinde, aynı çamurdan bir eşek daha yaptı. Bu kez Ayş Fatma çok daha dikkatliydi. Hiçbir şeye aldanmadı, ağzından tek bir "çüş" kelimesi kaçırmadı. "Çü, çü, çü" diyerek sabırla yol aldı. Sonunda, ormanın derinliklerinde, dalların arasından yükselen ince bir duman gördü. Dumanın geldiği yöne doğru ilerlediğinde, küçük, eski bir kulübeye ulaştı. İşte burası, abilerinin evi olmalıydı! Tam kapının önünde durdu ve usulca "Çüş!" dedi. Çamur eşek sessizce yere yığılıp çamura dönüşürken, Ayş Fatma kulübenin kapısını çaldı. İçeriden gelen tencere kokuları, içerideki yaşamın bir işaretiydi. 4. Bölüm: Yedi Kardeşin Kavuşması ve Püsük’ün Öfkesi Kapıyı araladığında, içeride avlanmış kuşların asılı olduğunu, derli toplu bir düzenin hüküm sürdüğünü gördü. Abileri henüz gelmemişti. Ayş Fatma hemen kolları sıvadı. Kuşları temizledi, ocağın başına geçip bin bir çeşit yemek hazırladı. Tam işini bitirmiş, yorgun argın oturmuştu ki, dışarıdan gelen ayak seslerini duydu. İçeri giren en küçük kardeşiydi. Küçük kardeş, kulübedeki değişimi görünce şaşkına döndü. Ayş Fatma, kendini tanıttı. Hasretle kucaklaştılar, gözyaşları birbirine karıştı. Diğer altı kardeş de avdan döndüklerinde, Ayş Fatma'yı görünce sevinçleri dağları aştı. Yıllardır bilmedikleri bacıları, şimdi karşılarındaydı. Neşe ve sevinç tüm kulübeyi sarmıştı. Artık Ayş Fatma da abileriyle birlikte yaşıyor, her gün onlar ava giderken o da kulübenin işlerini çekip çeviriyordu. Evde, sevimli mi sevimli, tüyleri simsiyah bir de kedi vardı, adı Püsük. Ayş Fatma her evi süpürdüğünde iki adet kuru üzüm bulur birini kendi yer, diğerini Püsük’ e verirdi. Bu, onların küçük ritüeliydi. Bir gün, Ayş Fatma, Püsük'ün üzümünü de kendi yedi. "Bugün ben yiyeyim, yarın o yer," diye düşünmüştü. Ama Püsük bu duruma çok bozuldu! Kedilik gururu incinmişti. Sessizce ocağın başına gitti ve ani bir hareketle ateşin üzerine işeyiverdi! Küt diye tüm közler söndü, ortalık zifiri karanlığa büründü! Ayş Fatma ne yapacağını şaşırmış, yemek yapacak ateşi kalmamıştı. Abileri de aç kalacaktı. 5. Bölüm: Devin Gölgesi ve Masumiyetin Kanı Ayş Fatma, pencereden dışarı baktı. Karşı tepeden incecik bir dumanın yükseldiğini gördü. "Belki oradan ateş alabilirim," diye düşünerek, o sarp tepeye doğru yola koyuldu. Tepeye vardığında, büyük, taşlardan yapılmış, ürkütücü bir devin evini gördü. Titrek adımlarla evin kapısını çaldı. Kapıyı devin yedi karısından biri, küçük olanı açtı. Ayş Fatma, ondan bir parça ateş istedi. Küçük kadın önce vermek istemedi ama diğer karıları araya girince, nihayet bir köz parçası uzattılar. Ayş Fatma, közü alıp hızla geri dönerken, içeriden kocaman bir gürleme sesi duyuldu. Dev uyanmıştı! Derin bir nefes alıp gürledi: "Haaaydaaa! Burada insan kokusu var! Bana taze et lazım!" Devin karıları telaşla, "Yok bey, kimse yok," dese de, devin iri gözleri Ayş Fatma'yı hemen fark etti. Ayş Fatma, can havliyle koşmaya başladı. Dev peşinden... Korku içinde kulübeye zar zor yetişti, kapıyı hızla kapattı. Ama dev pes etmemişti. Kulübenin etrafında dolanıp durdu. İri parmaklarıyla kapının anahtar deliğine uzandı. "Kızım, parmağını uzat da sana yüzük takayım," diye tatlı bir sesle kızı kandırmaya çalıştı. Ayş Fatma, saflıkla parmağını uzatınca, dev onun kanını emmeye başladı! Ayş Fatma’nın gücü çekildi, bedeni ağırlaştı. Bir süre sonra yere yığıldı, cansız kaldı. Akşam abileri avdan döndüğünde, bacılarını yerde görünce dünyaları yıkıldı. Bin bir güçlükle, otlarla, dualarla Ayş Fatma’yı hayata döndürdüler. Ayş Fatma kendine gelince olanları bir bir anlattı. Kardeşleri devden intikam almak için plan yaptılar. Ertesi sabah, devin evine gittiler. Devin karısı, abileri içeri aldığında, onlar devin boynunu vurup onu ortadan kaldırdılar. 6. Bölüm: İhanet Köftesi ve Dağ Başındaki Yalnızlık Ancak devin küçük karısı çok kurnazdı. Kardeşlerin intikam hırsını gören devin karısı, ölen devin saçından bir tutam alıp ezip köfteye kattı. Bu köfteleri, Ayş Fatma’ya ve kardeşlerine ikram etti. Köfteyi yiyen Ayş Fatma’nın karnı günbegün şişmeye başladı. Kardeşleri, bacılarının hamile olduğunu sanarak büyük bir öfkeye kapıldılar. "Ayş Fatma bize ihanet etti!" diyerek onu öldürmeye karar verdiler. Öldürme görevi ortanca kardeşe verildi. Ortanca kardeş, bacısını dağın yücesindeki ıssız bir yere götürdü. Ama o, küçücük bacısına kıyamadı. Bir kuş vurup gömleğini kana bulayarak abilerine götürdü ve "Ayş Fatma'yı öldürdüm," dedi. Ayş Fatma ise o ıssız dağda, kimsesiz tek başına kalmıştı. Bir ağacın tepesine sığınıp kuşlarla arkadaş oldu. Yıllarca o dağda, doğayla iç içe, yalnız başına yaşadı. 7. Bölüm: Padişahın Oğlu ve Saraydaki Buluşma Bir gün, Padişahın oğlu ile vezirin oğlu ava çıkmışlardı. Ağacın üzerindeki karartıyı görünce, Padişahın oğlu meraklandı: "Hayvansa senin, insansa benim olsun!" dedi. Ağaca tırmandıklarında, ay parçası gibi güzeller güzeli Ayş Fatma’yı gördüler. Padişahın oğlu, Ayş Fatma’nın güzelliğine hayran kaldı. Onu saraya götürdü, kırk gün kırk gece süren görkemli bir düğünle evlendiler. Ayş Fatma, artık bir padişahın geliniydi, saraylarda yaşamaya başlamıştı. Yıllar geçmiş... Ayş Fatma sarayda kraliçe olarak yaşarken, bir gün abilerinden birinin ayağına bir kemik batmış. Ne doktorlar ne de şifacılar o kemiği yerinden çıkarabilmiş. Kardeşin acısı her geçen gün artmış, bacağı şişmiş, dermanı kesilmiş. Son çare olarak, "Sarayın kraliçesi çok hünerlidir, belki o şifa bulur" diyerek kardeşleri saraya getirmişler. ​Ayş Fatma, huzuruna getirilen bu yorgun adamları görünce bir an duraksamış. Kalbi hızla çarpmaya başlamış, çünkü karşısındakiler yıllar önce onu dağ başında bırakan kardeşleriymiş! Ayş Fatma onları hemen tanımış ama belli etmemiş. Usulca kardeşinin yanına yaklaşmış, elini ayağına uzatmış ve mucizevi bir dokunuşla o kemiği çekip çıkarmış. Kardeşinin acısı o an dinmiş. ​İşte o an Ayş Fatma kendisini açıklamış: "Ben sizin dağ başında ölüme terk ettiğiniz bacınız Ayş Fatma'yım!" demiş. "Siz bana kıydınız ama Padişahın oğlu beni o ağacın tepesinde buldu, çok beğendi ve alıp sarayına kraliçe yaptı." Kardeşleri bunu duyunca büyük bir utanç içinde yere kapanmışlar. Pişmanlıkla gözyaşı döküp, "Bizi affet bacım, biz ettik sen etme" diyerek af dilemişler. Ayş Fatma, yüreğindeki o eski sevgiyi hatırlayıp onları affetmiş. Hemen haber yollatıp yaşlı annelerini de saraya getirtmişler. Bir daha hiç ayrılmadan, o büyük sarayda mutlu mesut yaşamışlar…… Sonsöz: Masalların Bize Bıraktığı Miras O küçük, toprak damlı evimizdeki yer yatağımızda bu mutlu sonu duyduğumuzda, sanki o gaz lambasının ışığı tüm dünyayı aydınlatır, hayallerimiz o daracık odaya sığmaz taşardı. Bugünün dev binalarında, ışıl ışıl lambalar altında otursak da hiçbir şey anamın masallarıyla ısındığımız o küçük odadaki huzuru ve sıcaklığı geri getiremiyor. Çünkü bazı şeyler, parayla satın alınamaz, en lüks evlere bile sığdırılamaz. Onlar, yüreğin en derin köşesinde, geçmişin en güzel anılarında yaşar. Tıpkı Ayş Fatma'nın hikayesi gibi, nesilden nesile aktarılan, sönmeyen bir ışık gibi... Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine; gökten üç elma düşmüş... Biri o günleri yaşayanlara, biri o sıcaklığı özleyenlere, biri de bu masalı yüreğinde saklayan herkese…..
Ekleme Tarihi: 17 Nisan 2026 -Cuma

Gaz Lambasının Işığında Bir Anadolu Masalı: Ayş Fatma

1. Bölüm: Toprak Damın Altındaki Cennetim

Bizim evimiz, topraktan yoğrulmuş, mütevazı ama içi hayat dolu bir sığınaktı. Dışarıda kar diz boyunu aşar, ayaz insanın kemiklerine işlerdi. Pencerelerden sızan rüzgar, bacadaki kurumuş otları hışırtıyla okşarken, biz altı kardeş, yer yatağımızda, yün yorganın altına sıkışarak birbirimizin sıcaklığına sığınırdık. Üç kız, üç erkek, altı tane minik yürek... Evimiz küçüktü, iki oda, bir mutfaktan ibaretti belki;  ama hayallerimiz o kavak ağacından yapılma direkleriyle desteklenmiş tavanın çok ötesine uzanırdı.

O yıllar, elektriklerin henüz uğramadığı, gecenin karanlığını gaz lambasının sapsarı ışığının deldiği zamanlardı. Annem, sobanın üzerinde fokurdayan tencerede yemek pişirirken, ocağın ateşi usulca çıtırdar, dans eden alevlerin gölgeleri duvarlarda ve tavanda garip, devasa şekiller oluştururdu. Biz çocuklar, o gölgelere bakar, hayal gücümüzün elverdiği her şeye benzetirdik onları; kimi zaman uçan bir kuş, kimi zaman kükreyen bir aslan, bazen de masal diyarından gelmiş bir dev olurdu o gölgeler.

Damımız topraktandı. Kışın yağan kar, sonra eriyip yağmura karıştığında, o kavakların, kamışların arasından sızan damlalar içeri akardı. Biz o damlalara hiç kızmazdık; aksine, onlar da bizimle birlikte evin içindeki bu büyülü atmosfere katılırdı sanki. Annemin yavaş yavaş yükselen sesi, o damlaların ritmine eşlik ederdi. İşte o anlarda, tüm dünya durur, sadece annemin sesiyle ve gaz lambasının titrek aydınlığıyla var olurduk. Annemin masalları, kışın en soğuk gecelerinde bile içimizi ısıtan, ruhumuzu aydınlatan bir ateşti. Her bir kelimesi, yüreğimize düşen bir kıvılcım olurdu.

En çok da "Ayş Fatma" masalını severdik. Annem her defasında aynı coşkuyla anlatır, biz her seferinde ilk kez dinliyormuş gibi soluğumuzu tutardık. Masal hiç sıkıcı gelmezdi; aksine, her anlatışta gözümüzde farklı bir dünya canlanır, o toprağın altından, o sızan damlaların arasından bambaşka manzaralar yükselirdi. O küçük evimizin içinde, o altı tane çocuğun yüreği, annelerinin anlattığı masallarla büyür, en derin hayalleri o gaz lambasının ışığında yeşerirdi. Bugünün geniş, ışıklı evlerinde bulamadığımız o samimi sıcaklığı, o eşsiz huzuru, o eski, toprak damlı evimizin içinde, annemizin masal dolu nefesinde bulurduk.

2. Bölüm: Yedi Kardeşin Gölgesi ve Kırık Yemin

Annem, Ayş Fatma masalına başladığında, hepimizin gözleri parıldardı:

"Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, zamanın birinde yedi tane oğlu olan bir kadın varmış..."

Bu kadın, yedi yiğit delikanlı yetiştirmişti. Her biri dağlara meydan okuyan, okları kuşları delip geçen birer avcıydı. Her sabah erkenden yola çıkar, gün batmadan kulübelerine dönerlerdi. Kadın, bir gün yine bir bebek beklerken, yedi oğlan ava gitmişlerdi. Gidiş o gidiş... Ne bir haber, ne bir iz. Kadın, yedi ciğerparesinin ardından hasretle tutuşmuş, ancak karnındaki bebeği için hayata tutunmuştu. Zamanı gelince, dünyalar güzeli bir kız evlat dünyaya getirmişti. Adını Ayş Fatma koymuşlardı. Ayş Fatma, abilerinin varlığından bihaber, köyün en neşeli, en güzel kızı olarak büyümüştü.

Bir gün, Ayş Fatma köyün diğer kızlarıyla dere kenarında oyunlar oynarken, gülüşmeler birden kesildi. Kızlardan biri, istemeden yüksek sesle bir "pırt" sesi çıkarmıştı! Utançtan yanakları al al olan kızlar, suçu birbirine atmaya başlamışlardı. En kurnazları, "Herkes kardeşinin üstüne yemin etsin, kim yaptıysa ortaya çıksın!" diye bir teklif sundu.

Ayş Fatma, kalbinden geldiği gibi, hiçbir art niyet olmadan, "Ötürüklü buzağım ölsün ki ben yapmadım!" diye yemin etti. Ama diğer kızların bakışları değişti. İçlerinden biri alaycı bir sesle, "Ayş Fatma, sen neden kardeşinin üzerine yemin etmiyorsun? Yoksa senin hiç kardeşin yok mu?" diye sordu.

Bu sözler, Ayş Fatma'nın kalbine bir hançer gibi saplandı. Bacakları titreyerek, aklı karmakarışık bir halde eve koştu. Annesine ne olduğunu anlatınca, anası gözleri dolu dolu, Ayş Fatma’ya hayatındaki en büyük sırrı fısıldadı: "Senin tam yedi tane ağabeyin vardı kızım... Onlar avdan dönmedi..."

Ayş Fatma, anasının anlattıklarına inanamadı. İçindeki abileriyle tanışma arzusu, yüreğinde kocaman bir kor haline gelmişti. Bir plan kurdu. Anasına, "Ana, bana nohut kavurması yap" dedi. Kadın, biricik kızını kırmayıp sacın üzerinde nohutları kavurmaya başladı. Nohutların çıtırtısı tüm odayı doldururken, Ayş Fatma anasının yanına sokuldu ve aniden annesinin  elini sıcak sacın üzerine bastı! Annesi acıyla çığlık atarken,  "Söyle anam, benim yedi kardeşim var mı, yok mu? Söylemezsen elini, yüreğini yakarım!" diye haykırdı. Anası, kızının bu çaresiz haline ve kendi acısına dayanamadı. Tek evladını da kaybetmekten korktuğu için daha fazla dayanamadı ve gözyaşları içinde olanı biteni, yedi oğlunun acı hikayesini Ayş Fatma’ya bir bir anlattı.

3. Bölüm: Çamur Eşek, Merak ve Ormanın Kalbi

Ayş Fatma’nın kalbinde artık abilerini bulma arzusu dışında hiçbir şey yoktu. Anasının tüm yalvarışlarına, "Onlar geri dönmez kızım, sen de gitme" demesine rağmen, kararından vazgeçmedi. Anası, kızının kararlılığını görünce çaresiz kaldı. "Kızım, Fate karının yanına git," dedi, "O sana çamurdan bir eşek yapar, o eşek seni abilerinin yanına götürür."

Fate karı, köyün yaşlı, bilge kadınıydı. Dualarla, elleriyle nehirden getirdiği ıslak çamurları yoğurarak Ayş Fatma için büyülü bir eşek yaptı. Eşeği teslim ederken sıkı sıkı tembihledi:

"Ayş Fatma kızım, bu eşek seni doğruca abilerinin kulübesine götürecek. Ama unutma! Yolda giderken sakın 'çüş' deme! Hep 'çü, çü, çü' diye yola devam et. Sadece abilerinin ormandaki kulübesinin önüne vardığında, tam kapının önünde 'çüş' diyebilirsin. Sakın ola başka yerde ağzından kaçırma!"

Ayş Fatma sevinçle eşeğe bindi, kalbinde büyük bir umutla yola koyuldu. Ormanın içi, rengarenk çiçeklerle, yemyeşil ağaçlarla, ötüşen kuşlarla doluydu. Ayş Fatma, bu güzellikler karşısında büyülenmişti. Yolun yarısına geldiğinde, patikanın kenarında, hiç görmediği güzellikte, mor renkli bir çiçeğe takıldı gözü. Eşek biraz daha gitse çiçeğe uzanabilecekti. Merakına yenik düştü, Fate karının tembihini unutuverdi. "Acaba 'çüş' desem eşek bozulur mu?" diye düşünerek, fısıltıyla "Çüş!" dedi.

Bir anda, sihir bozuldu! Çamur eşek, olduğu yerde kocaman bir çamur yığınına dönüştü! Ayş Fatma, hıçkırıklarla ağlayarak geri döndü. Fate karı, Ayş Fatma'yı görünce başını salladı ama kıza kıyamadı. Dualar eşliğinde, aynı çamurdan bir eşek daha yaptı. Bu kez Ayş Fatma çok daha dikkatliydi. Hiçbir şeye aldanmadı, ağzından tek bir "çüş" kelimesi kaçırmadı. "Çü, çü, çü" diyerek sabırla yol aldı.

Sonunda, ormanın derinliklerinde, dalların arasından yükselen ince bir duman gördü. Dumanın geldiği yöne doğru ilerlediğinde, küçük, eski bir kulübeye ulaştı. İşte burası, abilerinin evi olmalıydı! Tam kapının önünde durdu ve usulca "Çüş!" dedi. Çamur eşek sessizce yere yığılıp çamura dönüşürken, Ayş Fatma kulübenin kapısını çaldı. İçeriden gelen tencere kokuları, içerideki yaşamın bir işaretiydi.

4. Bölüm: Yedi Kardeşin Kavuşması ve Püsük’ün Öfkesi

Kapıyı araladığında, içeride avlanmış kuşların asılı olduğunu, derli toplu bir düzenin hüküm sürdüğünü gördü. Abileri henüz gelmemişti. Ayş Fatma hemen kolları sıvadı. Kuşları temizledi, ocağın başına geçip bin bir çeşit yemek hazırladı. Tam işini bitirmiş, yorgun argın oturmuştu ki, dışarıdan gelen ayak seslerini duydu. İçeri giren en küçük kardeşiydi. Küçük kardeş, kulübedeki değişimi görünce şaşkına döndü. Ayş Fatma, kendini tanıttı. Hasretle kucaklaştılar, gözyaşları birbirine karıştı.

Diğer altı kardeş de avdan döndüklerinde, Ayş Fatma'yı görünce sevinçleri dağları aştı. Yıllardır bilmedikleri bacıları, şimdi karşılarındaydı. Neşe ve sevinç tüm kulübeyi sarmıştı. Artık Ayş Fatma da abileriyle birlikte yaşıyor, her gün onlar ava giderken o da kulübenin işlerini çekip çeviriyordu. Evde, sevimli mi sevimli, tüyleri simsiyah bir de kedi vardı, adı Püsük. Ayş Fatma her evi süpürdüğünde iki adet kuru üzüm bulur birini kendi yer, diğerini Püsük’ e verirdi. Bu, onların küçük ritüeliydi.

Bir gün, Ayş Fatma, Püsük'ün üzümünü de kendi yedi. "Bugün ben yiyeyim, yarın o yer," diye düşünmüştü. Ama Püsük bu duruma çok bozuldu! Kedilik gururu incinmişti. Sessizce ocağın başına gitti ve ani bir hareketle ateşin üzerine işeyiverdi! Küt diye tüm közler söndü, ortalık zifiri karanlığa büründü! Ayş Fatma ne yapacağını şaşırmış, yemek yapacak ateşi kalmamıştı. Abileri de aç kalacaktı.

5. Bölüm: Devin Gölgesi ve Masumiyetin Kanı

Ayş Fatma, pencereden dışarı baktı. Karşı tepeden incecik bir dumanın yükseldiğini gördü. "Belki oradan ateş alabilirim," diye düşünerek, o sarp tepeye doğru yola koyuldu. Tepeye vardığında, büyük, taşlardan yapılmış, ürkütücü bir devin evini gördü. Titrek adımlarla evin kapısını çaldı. Kapıyı devin yedi karısından biri, küçük olanı açtı. Ayş Fatma, ondan bir parça ateş istedi. Küçük kadın önce vermek istemedi ama diğer karıları araya girince, nihayet bir köz parçası uzattılar.

Ayş Fatma, közü alıp hızla geri dönerken, içeriden kocaman bir gürleme sesi duyuldu. Dev uyanmıştı! Derin bir nefes alıp gürledi: "Haaaydaaa! Burada insan kokusu var! Bana taze et lazım!" Devin karıları telaşla, "Yok bey, kimse yok," dese de, devin iri gözleri Ayş Fatma'yı hemen fark etti.

Ayş Fatma, can havliyle koşmaya başladı. Dev peşinden... Korku içinde kulübeye zar zor yetişti, kapıyı hızla kapattı. Ama dev pes etmemişti. Kulübenin etrafında dolanıp durdu. İri parmaklarıyla kapının anahtar deliğine uzandı. "Kızım, parmağını uzat da sana yüzük takayım," diye tatlı bir sesle kızı kandırmaya çalıştı. Ayş Fatma, saflıkla parmağını uzatınca, dev onun kanını emmeye başladı! Ayş Fatma’nın gücü çekildi, bedeni ağırlaştı. Bir süre sonra yere yığıldı, cansız kaldı.

Akşam abileri avdan döndüğünde, bacılarını yerde görünce dünyaları yıkıldı. Bin bir güçlükle, otlarla, dualarla Ayş Fatma’yı hayata döndürdüler. Ayş Fatma kendine gelince olanları bir bir anlattı. Kardeşleri devden intikam almak için plan yaptılar. Ertesi sabah, devin evine gittiler. Devin karısı, abileri içeri aldığında, onlar devin boynunu vurup onu ortadan kaldırdılar.

6. Bölüm: İhanet Köftesi ve Dağ Başındaki Yalnızlık

Ancak devin küçük karısı çok kurnazdı. Kardeşlerin intikam hırsını gören devin karısı, ölen devin saçından bir tutam alıp ezip köfteye kattı. Bu köfteleri, Ayş Fatma’ya ve kardeşlerine ikram etti. Köfteyi yiyen Ayş Fatma’nın karnı günbegün şişmeye başladı. Kardeşleri, bacılarının hamile olduğunu sanarak büyük bir öfkeye kapıldılar. "Ayş Fatma bize ihanet etti!" diyerek onu öldürmeye karar verdiler.

Öldürme görevi ortanca kardeşe verildi. Ortanca kardeş, bacısını dağın yücesindeki ıssız bir yere götürdü. Ama o, küçücük bacısına kıyamadı. Bir kuş vurup gömleğini kana bulayarak abilerine götürdü ve "Ayş Fatma'yı öldürdüm," dedi. Ayş Fatma ise o ıssız dağda, kimsesiz tek başına kalmıştı. Bir ağacın tepesine sığınıp kuşlarla arkadaş oldu. Yıllarca o dağda, doğayla iç içe, yalnız başına yaşadı.

7. Bölüm: Padişahın Oğlu ve Saraydaki Buluşma

Bir gün, Padişahın oğlu ile vezirin oğlu ava çıkmışlardı. Ağacın üzerindeki karartıyı görünce, Padişahın oğlu meraklandı: "Hayvansa senin, insansa benim olsun!" dedi. Ağaca tırmandıklarında, ay parçası gibi güzeller güzeli Ayş Fatma’yı gördüler. Padişahın oğlu, Ayş Fatma’nın güzelliğine hayran kaldı. Onu saraya götürdü, kırk gün kırk gece süren görkemli bir düğünle evlendiler. Ayş Fatma, artık bir padişahın geliniydi, saraylarda yaşamaya başlamıştı.

Yıllar geçmiş... Ayş Fatma sarayda kraliçe olarak yaşarken, bir gün abilerinden birinin ayağına bir kemik batmış. Ne doktorlar ne de şifacılar o kemiği yerinden çıkarabilmiş. Kardeşin acısı her geçen gün artmış, bacağı şişmiş, dermanı kesilmiş. Son çare olarak, "Sarayın kraliçesi çok hünerlidir, belki o şifa bulur" diyerek kardeşleri saraya getirmişler.

​Ayş Fatma, huzuruna getirilen bu yorgun adamları görünce bir an duraksamış. Kalbi hızla çarpmaya başlamış, çünkü karşısındakiler yıllar önce onu dağ başında bırakan kardeşleriymiş! Ayş Fatma onları hemen tanımış ama belli etmemiş. Usulca kardeşinin yanına yaklaşmış, elini ayağına uzatmış ve mucizevi bir dokunuşla o kemiği çekip çıkarmış. Kardeşinin acısı o an dinmiş.

​İşte o an Ayş Fatma kendisini açıklamış: "Ben sizin dağ başında ölüme terk ettiğiniz bacınız Ayş Fatma'yım!" demiş. "Siz bana kıydınız ama Padişahın oğlu beni o ağacın tepesinde buldu, çok beğendi ve alıp sarayına kraliçe yaptı." Kardeşleri bunu duyunca büyük bir utanç içinde yere kapanmışlar. Pişmanlıkla gözyaşı döküp, "Bizi affet bacım, biz ettik sen etme" diyerek af dilemişler. Ayş Fatma, yüreğindeki o eski sevgiyi hatırlayıp onları affetmiş. Hemen haber yollatıp yaşlı annelerini de saraya getirtmişler. Bir daha hiç ayrılmadan, o büyük sarayda mutlu mesut yaşamışlar……

Sonsöz: Masalların Bize Bıraktığı Miras

O küçük, toprak damlı evimizdeki yer yatağımızda bu mutlu sonu duyduğumuzda, sanki o gaz lambasının ışığı tüm dünyayı aydınlatır, hayallerimiz o daracık odaya sığmaz taşardı. Bugünün dev binalarında, ışıl ışıl lambalar altında otursak da hiçbir şey anamın masallarıyla ısındığımız o küçük odadaki huzuru ve sıcaklığı geri getiremiyor. Çünkü bazı şeyler, parayla satın alınamaz, en lüks evlere bile sığdırılamaz. Onlar, yüreğin en derin köşesinde, geçmişin en güzel anılarında yaşar. Tıpkı Ayş Fatma'nın hikayesi gibi, nesilden nesile aktarılan, sönmeyen bir ışık gibi...

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine; gökten üç elma düşmüş... Biri o günleri yaşayanlara, biri o sıcaklığı özleyenlere, biri de bu masalı yüreğinde saklayan herkese…..


Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.