Nurdağı’nın vakur ve dumanlı zirveleri altında, rüzgârın çam dalları arasında uğuldadığı o eski günlerde, Musa Çavuş’un oğlu Abdurrahman Kuş’un hanesi huzurun ve bereketin kalesi gibiydi. Abdurrahman Amca; alnındaki her bir çizgiye helal lokmanın yorgunluğunu, gözlerindeki ferin içine ise evlatlarının istikbalini nakşetmiş, Nurdağı’nın toprağı kadar sert duruşlu ama o toprağın altındaki su kadar merhamet dolu bir çınardı. Onun için hayat, evlatlarının mürvetini gördüğünde tamamlanacak yarım kalmış bir şiir gibiydi.
O sene, hanenin kapısına çifte bayram bağdaş kurup oturdu. Selahattin ve Ali; iki yiğit fidan, iki dağ gibi delikanlı... Babalarının gurur kaynağı olan bu iki can için dillerden düşmeyecek görkemli bir düğün kuruldu. Nurdağı’nın semalarında davulun tok sesi yankılanıyor, zurnanın en neşeli nağmeleri dağlara taşlara müjdeler fısıldıyordu. Halaylar çekildi, kazanlar kaynadı; Abdurrahman Amca’nın göğsü, mürvet görmenin o tarifi imkansız huzuruyla bir kale gibi kabardı. Kim bilebilirdi ki, o neşe dolu seslerin, kısa bir süre sonra yerini göğü yırtan feryatlara bırakacağını? Peyami Safa’nın o sarsıcı tespiti kapıdaydı: *"Facia, saadetle felaket arasındaki o incecik çizgide gizlidir."*
Henüz üç günlük evliydi onlar... Üzerlerindeki damatlık kokusu sinmemiş, hayalleri henüz avuçlarında taze birer gonca gibi duruyordu. Kahramanmaraş’ın serin akşamına doğru çıkılan o aile yemeği yolculuğu, aslında ebedi bir ayrılığın, dönüşü olmayan bir menzilin başlangıcıydı. Yol, o gece karanlık ve gaddardı; asfaltın soğukluğu, taze umutların üzerine bir kâbus gibi çöktü. Bir anlık kaza, iki kardeşi, iki can dostunu, iki taze damadı hayatın baharında, sevdiklerinin gözleri önünde kopardı.

Haber Nurdağı’na bir kor gibi düştüğünde, sanki koca dağlar sarsıldı, ağaçlar yas tutup boyun büktü. Gökyüzü o gece daha koyu, daha dilsizdi. Norman Cousins’ın dediği gibi; *"Ölüm hayattaki en büyük kayıp değildir. En büyük kayıp, biz yaşarken içimizde ölen şeydir."* Abdurrahman Amca’nın taziye evine girildiğinde görülen manzara, kelimelerin bittiği yerdi. O dev gibi adam, o heybetli çınar, acının ağırlığı altında öylesine küçülmüş, öylesine erimişti ki; her nefesi bir hıçkırığa, her bakışı bir feryada dönüşmüştü. Bir babanın, kendi elleriyle toprağa verdiği evlatlarının ardından bakışı, kainatın en ağır imtihanıydı. Dostlar geldi sabır diledi, komşular geldi başsağlığı verdi ve herkes kendi hayatının telaşına geri döndü. Ama o evde hüzün, artık geçici bir misafir değil; başköşeye kurulmuş, ocağın ateşini söndürmüş bir ev sahibiydi.

Abdurrahman Amca, bu dünyadan geçerken yüreğinde dikiş tutmaz, merhem kâr etmez bir yara bıraktı. Dilindeki o yanık sızıyı, yavrularına yaktığı bu ölümsüz ağıtla tarihin kalbine şu mısralarla kazıdı:
SELAHATTİN VE ALİ’NİN ACI DESTANI
Ecel sizi çabuk buldu,
Kolumu kanadımı kırdı,
Konu komşu eve doldu,
Ağlarım yavrularım ağlarım.
Sahattin'im el kural saçlı
Ali'm uzun, hilal kaşlı,
Eşleriniz gözü yaşlı,
Ağlarım kuzularım ağlarım.
Ecelin önünden geçilmez,
Adana'da su içilmez,
Kudret bacınız sizden geçmez,
Ağlarım yavrularım ağlarım.
Al kanlar içinde gördüm sizleri
Ali'm in açık gitti gözleri,
Şirin bacınız sorar sizleri,
Ağlarım kuzularım ağlarım.
Şirin 'imin Omadan kırık ayağı
Aytül, Tuba bekler yuvayı,
Sağlık ocağında gördüm olayı,
Ağlarım kuzularım ağlarım.
Ali'min sesini zaten duymadım,
Selahattin'ime hiç te doymadım,
Hiçbir zaman kalbinizi kırmadım,
Ağlarım kuzularım ağlarım.
İki hafta içinde yaptık düğünü,
Mevlam böyle verdi acı ölümü
Açmadan soldurdu gonca gülümü,
Ağlarım kuzularım ağlarım.
İki kardeş birden böyle ölür mü,?
Bilmiyorum yavrular kader olur mu?
Allah'ım diğerlerini korur mu?
Ağlarım kuzularım ağlarım.
Benim bu halime dostlar ağladı,
Düşman güldü yollarımı bağladı,
İstanbul'dan gelenlerin ağladı,
Ağlarım kuzularım ağlarım.
Babanız yazdı bunu, ağladı,
Kalbini ciğerini dağladı,
Küçük Esra baba diye ağladı,
Ağlarım kuzularım ağlarım.
Abdurrahman Amca'nın bu "Ağlarım kuzularım ağlarım" nidası, sadece bir babanın bireysel feryadı değil; Nurdağı’nın taşında, toprağında ve esen her rüzgârında yankılanan bir sadakat, özlem ve tevekkül destanıdır. Ateş düştüğü yeri yaktı, Nurdağı’nın bağrında iki kandil söndü ama bu mısralar o iki fidanın hatırasını mahşere kadar diri tutacaktır.
