Mehmet Dal
Köşe Yazarı
Mehmet Dal
 

Kolejtepe’de Bir Kandil: İslami Hizmetler Vakfı ve Bir Neslin İnşası

Cahit Zarifoğlu bir şiirinde, "Burası dünya, ne çok sitem var," der. Ancak bazı mekanlar vardır ki, sitemin uzağında, umudun tam kalbinde yer alır. Gaziantep’in Kolejtepe mahallesinde, 80’li yıllarda yükselen İslami Hizmetler Vakfı, tam da böyle bir "umut ocağı" idi. O dönem henüz binanın ince işçiliği devam ederken, koridorlarında ODTÜ’lü ağabeylerin ve birkaç İmam Hatipli küçük talebenin ayak sesleri yankılanırdı. Ben, o koca yürekli binanın en küçük sakinlerinden biri olarak, bir devrin şafağına şahitlik ediyordum.   Vakfın kurucu ruhu, rahmetli Hasan Kalyoncu’nun o sarsılmaz ilkesiyle yoğrulmuştu: "Vakıf; kar etme, para kazanma amacıyla değil, hizmet amacıyla kurulmuştur. Allah bize vermiş, biz de vakfa vereceğiz." Hasan Bey, bizzat kürsüye çıkıp ders vermezdi ama o derslerin verilebileceği muazzam bir iklimi, o sığınılacak limanı bizlere açan asıl el onun eliydi. 10 Kasım 1980'de temelleri atılan bu hayal, onun cömertliği ve vizyonuyla bir memleket meselesine dönüşmüştü. Vakfın arkasında sadece bir bina değil, Gaziantep’in hafızası ve vicdanı olan dev bir kadro vardı. Muhsin Hoca’nın başkanlığında yürüyen bu kervanda; Hayri Sertbaş, M. Vehbi Dinçerler, Adil Özberk, İbrahim Alıcı, Fadıl Teymur, Ali Eruslu, Hamit Erbalcı, Hüsamettin Fadıloğlu, Sani Konukoğlu, Abdulkadir Sökücü, Zeki Büyükkonuk……gibi isimlerin oluşturduğu o 22 kişilik kurucu irade, sadece maddi bir sermaye değil, muazzam bir karakter mirası koymuşlardı ortaya.   Hala hatırımdadır; bir Ramazan ayıydı. Yurtta tatlı bir telaş, alışılmışın dışında bir hazırlık vardı. O dönem Gaziantep Valisi olan Abdülkadir Aksu’nun iftar ve  teravih namazı için yurdu ziyaret edeceği haberi dalga dalga yayıldı. Ben orta son sınıftaydım; köyden getirdiğim o yanık sesimle mescitte kamet getirir, ilahiler söylerdim. Sesim beğenilirdi ama henüz bir çocuktum. Birden yurt müdürümüz Muhsin Yılmaz Hoca beni idareye çağırdı. Muhsin Hoca; disipliniyle dağı taşı hizaya getiren, otoritesiyle bizleri hem korkutan hem de bir baba gibi sığınılan o vakur şahsiyet... Odaya girdiğimde elim ayağım birbirine dolaştı, yüreğim ağzımda atıyordu. Muhsin Hoca o ciddi edasıyla Vali Bey’in geleceğini ve teravih aralarında benim ilahi okumamı istediğini söyledi. "Hangi ilahileri biliyorsun?" diye sordu. Hafızamda olan birkaç tanesini titreyen sesimle sıraladım. İçlerinden bir kısmını seçti ve ekledi: "Ben namaz sırasında sana işaret edeceğim, o an başlayacaksın."   Etüt salonu cemaatle dolup taşmış, adeta mahşeri bir kalabalık oluşmuştu. Vali Bey en ön saftaydı; ben ise onun hemen arkasında, sesimin ona en net ulaşacağı, yanımda mütevelli heyetinin ağır toplarının olduğu o stratejik safa yerleştirildim. Namazı kentin o dönemki en meşhur imamlarından biri kıldırıyordu. İlk dört rekat bittiğinde gözüm Muhsin Hoca’daydı. İşareti verdi. Başladım... Ama o ne! Heyecandan sesim uçurumdan yuvarlanır gibi oldu, ilk notalarda detone oldum. O an Muhsin Hoca ile göz göze geldik. Bana öyle bir bakış attı ki, o bakışın heybetinden sesim bile korkusundan titremeyi bırakıp makamına rücu etti. Bir sonraki rekat aralarında artık çok daha rahattım; sesim salonun tavanlarında yankılanıyor, gönüllere dokunuyordu. Her "salavat" ve ilahi sonrası salonun havası biraz daha maneviyatla doluyordu.   Namaz bittiğinde kalbim hala hızla çarpıyordu. Vali Abdülkadir Aksu yerinden kalktı, geriye döndü ve doğrudan bana yöneldi. O an dünya durdu sanki. Yüzünde babacan bir tebessümle, "Maşallah evladım, çok güzel söyledin," dedi. Sonra eğilip gözlerimden öptü, elimi tutup başımı şefkatle okşadı. O an hissettiğim gurur, kelimelerle tarif edilemezdi. Muhsin Hoca’nın da uzaktan o hafif tebessümüyle gelen "Aferin"i, benim için o akşamın en büyük mükafatı olmuştu. …………. Yıllar sonra üniversiteyi kazandığımda, yolum yine o kapıya düştü. Mülakatta Muhsin Yılmaz Hoca ve Asım Özsöyler’in karşısına çıktığımda beni önce tanıyamadılar. Ama dosyama bakıp o ortaokul talebesi olduğumu anlayınca, referansım bizzat o binadaki geçmişim oldu. Dört yıl boyunca sadece burs almadık; biz o çatının altında bir "şahsiyet" kazandık. Yaz aylarında biz bursiyerleri toplarlar, bir ay boyunca eğitim verirlerdi. Bu eğitimler sıradan değildi. Merhum Mehmet Bedri İncetahtacı kürsüye çıktığında, hiçbir metne bağlı kalmadan Antik Yunan’dan İslam medeniyetine köprüler kurar; bizleri o derya deniz sohbetleriyle mest ederdi. Bekir Öztekin Hocanın, merhum Hasan Hocanın…….. o muazzam hitaplarını dinlemek için haftayı iple çekerdik. Onlar sadece bilgi vermiyor, bir ideal aşılıyorlardı. O gün o sıralarda beraber saf tuttuğumuz, beraber yemek sırası beklediğimiz arkadaşlarımız; bugün bakanlık makamlarından üniversite kürsülerine, okullara; hukuk bürolarından ameliyathanelere kadar memleketin her köşesinde birer kandil gibi yanıyorlar.   Nuri Pakdil’in ifadesiyle: "Sükût suretinde bir feryat" değil, gayret suretinde bir hikâyeydi bizimkisi. Rahmetli Hasan Kalyoncu başta olmak üzere, bu imkanı bize sunan, ahirete irtihal eden tüm o güzel insanlara rahmet; Muhsin Hoca ve hayatta olanlara vefa borcumuz baki kalsın. Kolejtepe’nin yokuşunda başlayan o yolculuk, bugün koca bir ömrün pusulasıdır. Bir valinin şefkatli dokunuşunda saklı olan o 'inançlı nesil' rüyasından, bugünün gerçekliğine köprü kuran o çocuk ruhuyla; baki kalan bu kubbede hoş bir sada bırakanlara selam olsun…
Ekleme Tarihi: 05 Mayıs 2026 -Salı

Kolejtepe’de Bir Kandil: İslami Hizmetler Vakfı ve Bir Neslin İnşası

Cahit Zarifoğlu bir şiirinde, "Burası dünya, ne çok sitem var," der. Ancak bazı mekanlar vardır ki, sitemin uzağında, umudun tam kalbinde yer alır. Gaziantep’in Kolejtepe mahallesinde, 80’li yıllarda yükselen İslami Hizmetler Vakfı, tam da böyle bir "umut ocağı" idi. O dönem henüz binanın ince işçiliği devam ederken, koridorlarında ODTÜ’lü ağabeylerin ve birkaç İmam Hatipli küçük talebenin ayak sesleri yankılanırdı. Ben, o koca yürekli binanın en küçük sakinlerinden biri olarak, bir devrin şafağına şahitlik ediyordum.

 

Vakfın kurucu ruhu, rahmetli Hasan Kalyoncu’nun o sarsılmaz ilkesiyle yoğrulmuştu: "Vakıf; kar etme, para kazanma amacıyla değil, hizmet amacıyla kurulmuştur. Allah bize vermiş, biz de vakfa vereceğiz." Hasan Bey, bizzat kürsüye çıkıp ders vermezdi ama o derslerin verilebileceği muazzam bir iklimi, o sığınılacak limanı bizlere açan asıl el onun eliydi. 10 Kasım 1980'de temelleri atılan bu hayal, onun cömertliği ve vizyonuyla bir memleket meselesine dönüşmüştü.

Vakfın arkasında sadece bir bina değil, Gaziantep’in hafızası ve vicdanı olan dev bir kadro vardı. Muhsin Hoca’nın başkanlığında yürüyen bu kervanda; Hayri Sertbaş, M. Vehbi Dinçerler, Adil Özberk, İbrahim Alıcı, Fadıl Teymur, Ali Eruslu, Hamit Erbalcı, Hüsamettin Fadıloğlu, Sani Konukoğlu, Abdulkadir Sökücü, Zeki Büyükkonuk……gibi isimlerin oluşturduğu o 22 kişilik kurucu irade, sadece maddi bir sermaye değil, muazzam bir karakter mirası koymuşlardı ortaya.

 

Hala hatırımdadır; bir Ramazan ayıydı. Yurtta tatlı bir telaş, alışılmışın dışında bir hazırlık vardı. O dönem Gaziantep Valisi olan Abdülkadir Aksu’nun iftar ve  teravih namazı için yurdu ziyaret edeceği haberi dalga dalga yayıldı. Ben orta son sınıftaydım; köyden getirdiğim o yanık sesimle mescitte kamet getirir, ilahiler söylerdim. Sesim beğenilirdi ama henüz bir çocuktum.

Birden yurt müdürümüz Muhsin Yılmaz Hoca beni idareye çağırdı. Muhsin Hoca; disipliniyle dağı taşı hizaya getiren, otoritesiyle bizleri hem korkutan hem de bir baba gibi sığınılan o vakur şahsiyet... Odaya girdiğimde elim ayağım birbirine dolaştı, yüreğim ağzımda atıyordu. Muhsin Hoca o ciddi edasıyla Vali Bey’in geleceğini ve teravih aralarında benim ilahi okumamı istediğini söyledi. "Hangi ilahileri biliyorsun?" diye sordu. Hafızamda olan birkaç tanesini titreyen sesimle sıraladım. İçlerinden bir kısmını seçti ve ekledi: "Ben namaz sırasında sana işaret edeceğim, o an başlayacaksın."

 

Etüt salonu cemaatle dolup taşmış, adeta mahşeri bir kalabalık oluşmuştu. Vali Bey en ön saftaydı; ben ise onun hemen arkasında, sesimin ona en net ulaşacağı, yanımda mütevelli heyetinin ağır toplarının olduğu o stratejik safa yerleştirildim. Namazı kentin o dönemki en meşhur imamlarından biri kıldırıyordu.

İlk dört rekat bittiğinde gözüm Muhsin Hoca’daydı. İşareti verdi. Başladım... Ama o ne! Heyecandan sesim uçurumdan yuvarlanır gibi oldu, ilk notalarda detone oldum. O an Muhsin Hoca ile göz göze geldik. Bana öyle bir bakış attı ki, o bakışın heybetinden sesim bile korkusundan titremeyi bırakıp makamına rücu etti. Bir sonraki rekat aralarında artık çok daha rahattım; sesim salonun tavanlarında yankılanıyor, gönüllere dokunuyordu. Her "salavat" ve ilahi sonrası salonun havası biraz daha maneviyatla doluyordu.

 

Namaz bittiğinde kalbim hala hızla çarpıyordu. Vali Abdülkadir Aksu yerinden kalktı, geriye döndü ve doğrudan bana yöneldi. O an dünya durdu sanki. Yüzünde babacan bir tebessümle, "Maşallah evladım, çok güzel söyledin," dedi. Sonra eğilip gözlerimden öptü, elimi tutup başımı şefkatle okşadı. O an hissettiğim gurur, kelimelerle tarif edilemezdi. Muhsin Hoca’nın da uzaktan o hafif tebessümüyle gelen "Aferin"i, benim için o akşamın en büyük mükafatı olmuştu.

………….

Yıllar sonra üniversiteyi kazandığımda, yolum yine o kapıya düştü. Mülakatta Muhsin Yılmaz Hoca ve Asım Özsöyler’in karşısına çıktığımda beni önce tanıyamadılar. Ama dosyama bakıp o ortaokul talebesi olduğumu anlayınca, referansım bizzat o binadaki geçmişim oldu. Dört yıl boyunca sadece burs almadık; biz o çatının altında bir "şahsiyet" kazandık.

Yaz aylarında biz bursiyerleri toplarlar, bir ay boyunca eğitim verirlerdi. Bu eğitimler sıradan değildi. Merhum Mehmet Bedri İncetahtacı kürsüye çıktığında, hiçbir metne bağlı kalmadan Antik Yunan’dan İslam medeniyetine köprüler kurar; bizleri o derya deniz sohbetleriyle mest ederdi. Bekir Öztekin Hocanın, merhum Hasan Hocanın…….. o muazzam hitaplarını dinlemek için haftayı iple çekerdik. Onlar sadece bilgi vermiyor, bir ideal aşılıyorlardı.

O gün o sıralarda beraber saf tuttuğumuz, beraber yemek sırası beklediğimiz arkadaşlarımız; bugün bakanlık makamlarından üniversite kürsülerine, okullara; hukuk bürolarından ameliyathanelere kadar memleketin her köşesinde birer kandil gibi yanıyorlar.

 

Nuri Pakdil’in ifadesiyle: "Sükût suretinde bir feryat" değil, gayret suretinde bir hikâyeydi bizimkisi. Rahmetli Hasan Kalyoncu başta olmak üzere, bu imkanı bize sunan, ahirete irtihal eden tüm o güzel insanlara rahmet; Muhsin Hoca ve hayatta olanlara vefa borcumuz baki kalsın.

Kolejtepe’nin yokuşunda başlayan o yolculuk, bugün koca bir ömrün pusulasıdır. Bir valinin şefkatli dokunuşunda saklı olan o 'inançlı nesil' rüyasından, bugünün gerçekliğine köprü kuran o çocuk ruhuyla; baki kalan bu kubbede hoş bir sada bırakanlara selam olsun…


Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.