Naimler Köyü’nün kerpiç duvarlarında yankılanan rüzgâr, bazen bir ağıt gibi acı, bazen de bir destan gibi mağrur eserdi. Bu topraklarda yaşamak, sadece nefes almak değil; kadere karşı eğilmeden durabilme sanatıdır. İşte bu sanatın en usta icracılarından biri, ismi her anıldığında yüreklere bir ferahlık, ruhlara bir asalet üfleyen “Hacı Diyap’tı.
O, ekmeği helal, kapısı ardına kadar açık, gönlü ise bir derya kadar geniş, "ekmek sahibi" tabirinin tam karşılığı olan güzel bir adamdı. Henüz hayatın baharındayken, bereketli bir harman vaktinde felek ona ilk ağır sillesini vurdu. O zamanlar saman çekmek için kullanılan, o gürültülü "kara patoz" çalışırken aniden sert bir rüzgar çıkmıştı. Patozu durdurmak, o hırçın makineyi dizginlemek gerekiyordu. Hacı Diyap, kayışın hızını düşürmek için kolunu uzattığında, kayıştaki kopçalar bir pençe gibi yapıştı koluna. O dehşet anında, kolu patoza çarparak koptu. Ama o öyle bir yürekli yiğitti ki, patozun dişlileri arasında kalan, parçalanan kolunu, diğer sağlam koluyla çekip kopararak bir kenara fırlatıp attı. Bu sarsılmaz irade, Naimler’in hafızasına o gün mühürlendi.
Yahya Kemal Beyatlı’nın dediği gibi:
"Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik"
Hacı Diyap da o gün kendi acısını, kendi iradesiyle yenen bir devdi. O günden sonra adı bölgede "Çolak Diyap" olarak anılmaya başlandı. Ancak bu lakap bir eksikliği değil, bir kahramanlığın nişanesini simgeliyordu. Bedeni yarım kalmış gibi görünse de ruhu o kadar büyüktü ki; etraf köylerdeki tüm küskünlüklerde, zorlu kız isteme merasimlerinde, komşuluk davalarında ve her türlü ihtilafta Hacı Diyap hakem kılınırdı. Onun adaleti, beş erkek ve dört kız olmak üzere dokuz evladını yetiştirdiği o bereketli sofrasından tüm bölgeye yayılırdı.
Ünlü şairimiz Cahit Külebi’nin dediği gibi:
"Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin / Benim doğduğum köyler de güzeldi / Sen de anlat doğduğun yerleri..."
Hacı Diyap’ın fiziksel heybeti, sadece duruşunda değil, bakışlarındaki o derin adalette saklıydı. Üzerinde vakur bir gri ceket, başında Anadolu’nun o ağırbaşlı kasketi ve altında her adımda bir medeniyeti taşıyan siyah şalvarıyla bir heybet abidesiydi. Zayıf, kemikli ama çelik gibi diri bedeniyle, elindeki o tahta bastona sadece destek almak için değil, adeta toprağa mühür basmak için dayanırdı.
Cemal Süreya' nın dediği gibi:
"Hayat kısa, kuşlar uçuyor."
Ama Hacı Diyap için hayat, kısa olduğu kadar imtihanlarla doluydu. Kaderin en büyük imtihanı, 1986-87 yıllarında, Suudi Arabistan’ın kızgın güneşinin altından geldi. Ailenin en büyük evladı, henüz hiç evlenmemiş olan İbrahim, rızkını gurbette ararken o feci kazayı geçirdi. Yakıt taşıdığı tankerin alevler içinde kalmasıyla gurbet ellerde yanarak şehitlik mertebesine yürüdü. Bu haber köye ulaştığında yer yerinden oynadı. Biz çocuktuk, o alevlerin dehşetini büyüklerden dinlediğimizde gözlerimizi kapardık.
Edip Cansever’in dediği gibi:
"Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / Hiçbir yere gitmiyor."
O çocukluk anılarımızdaki o yangın, Hacı Diyap’ın yüreğinde sönmeyen bir kor oldu. Ama o ve ardında dağ gibi, sarsılmaz bir kale gibi duran eşi Halime Ana, bu devasa yangına rağmen hayata tırnaklarıyla tutundular. Evlat acısının o yakıcı korunu, birbirlerine yaslanarak dindirdiler. Halime Ana, eşinin sadece hayat arkadaşı değil, onun ruhunun diğer yarısıydı. O dağ gibi duruşuyla, Hacı Diyap'ın eksik kolu, tutunacak dalı olmuştu.
Necip Fazıl Kısakürek adeta onlar için söylemişti o eşsiz dizeleri:
"Sabır, incecik sırat / Bulan yolda kalmadı. / Her an yeni bir vuslat / Giden yolda kalmadı."
Halime Ana, Hacı Diyap’ın sadece eşi değil; onun kolu, kanadı ve sığınağıydı. Hacı Diyap cami önünde elinde ibriğiyle birinin eline su dökmesini beklerken, o evde dokuz evladının rızkını omuzlayan bir iradeydi. Hala unutamadığım o çocukluk hatıramda, birgün bizim köyün cami önünde onun abdestine vesile olduğumda hissettiğim o gıpta, bugün bile tazedir. Onun o tek koluyla aldığı her abdest, sanki ruhunu yeniden yıkıyor, acılarını dindiriyordu.
Evi bile şahsiyeti gibi dik dururdu; yönü kıbleye dönük, iki tarafı merdivenli o eşsiz mimari, sanki acıya ve sevince aynı anda kucak açmak için tasarlanmıştı. O merdivenlerden her çıkışında, sanki göğe bir adım daha yaklaşırdı. Bugün, yaklaşık 30 yıldır Naimler Köyü’nün muhtarlığını yapan en büyük oğlu İmam Hüseyin Kaya, babasından devraldığı o adalet ve tecrübe mirasını onurla taşımaya devam ediyor. Babasının "hakem" sıfatını, o da köyün hizmetinde kullanıyor.
Hacı Diyap ve Halime Ana; biri sabrın, diğeri sadakatin timsali olarak bu dünyadan tertemiz geçtiler. Arkalarında ise sadece bir hikaye değil, acıyla yontulmuş, sabırla cilalanmış ve asaletle taçlandırılmış bir 'insanlık mirası' bıraktılar. Onlar, Anadolu'nun o sessiz ama vakur bilgeliğinin en güzel temsilcileriydi.
Attila İlhan’ın dediği gibi:
"O mahur beste çalar, müjganla ben ağlaşırız..."
Onların hayat bestesi hüzünlü başlasa da, bıraktıkları o asil hatıra, Naimler’in topraklarında bir çınar gibi kök salmaya devam ediyor. Rüzgar estikçe o çınarın yaprakları, Hacı Diyap'ın ve Halime Ana'nın hikayesini fısıldıyor.
Nazım Hikmet’in dediği gibi:
"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine"
Onlar, Naimler toprağının bağrına tutunmuş, kökleri sabırla, dalları ise tevekkülle göğe uzanan en kadim çınarlarıydı. Hacı Diyap’ın o tek koluyla fırlatıp attığı sadece bir uzvu değil, kaderin karşısındaki acziyetti; Halime Ana’nın o sarsılmaz duruşu ise sevginin en yalın, en muazzam kalesiydi. Şimdi rüzgâr Naimler’in üzerinden her geçtiğinde; hırçın patozun sesini değil, evlat acısını bir sabır tesbihi gibi çeken o vakur yüreklerin fısıltısını taşıyor. Bedenler toprağa emanet olsa da, bıraktıkları o asil miras; bir insanın gölgesinin, dünyadaki tüm eksiklikleri örtecek kadar büyük olabileceğini her daim taze bir nefes gibi hatırlatmaya devam edecek.
Ruhları şad, mekânları cennet, makamları âli olsun…..



