Bazı hikayeler kağıda dökülmez, bir toplumun hafızasına nakşedilir. Bazı isimler vardır ki; söylendiğinde akla sadece bir şahıs değil, sığınacak bir liman ve asla sönmeyen bir umut ışığı gelir. Gaziantep’in kalbinden İslahiye ve Nurdağı’nın köylerine kadar uzanan o geniş coğrafyada “Kaplan” soyadı, Shakespeare’in "İyi bir isim, altından daha değerlidir" sözünü doğrularcasına, güvenin ve asaletle harmanlanmış cömertliğin sarsılmaz kalesidir.
Bu ailenin başarısı ve bitmek bilmeyen insan sevgisi tesadüf değildir; çünkü her şey, bir annenin yüreğinden dökülüp arşa yükselen o sessiz dualarla başlamıştır. Ailenin halasının, evlatları için gece gündüz demeden ettiği o içten yakarışlar, bugün tüm ailenin üzerine bir zırh gibi kuşanmış, attıkları her adımda bir berekete dönüşmüştür. Annemin o meşhur, "Halam çocuklarına çok dua ederdi..." sözü, bugün bir yetimin elinden tutan şefkate ve bir şehrin dert ortağına evrilerek, adeta Balzac’ın "İnsan, sevdiklerinin kalbinde yaşadığı müddetçe ölümsüzdür" dediği o ölümsüzlük makamına erişmiştir.
Merhum Osman Kaplan, sadece bir sanayici değil, kimsesizlerin ve akrabaların sarsılmaz dağı olan bir "Osman Dayı"ydı. Fabrikasının kapıları sadece üretim için değil, darda kalan her bölge insanı için sonuna kadar açıktı. Şahsen hayatım boyunca unutamayacağım o gün; üniversite heyecanıyla kapısını çaldığımızda, Osman Dayı’nın hiçbir karşılık beklemeden cebime koyduğu o bol miktardaki harçlık, Halil Cibran’ın "Cömertlik, sahip olduğun şeyi vermek değil; muhtaç olunanı vermektir" ilkesinin hayat bulmuş haliydi. Onun fabrikasında çalışan İslahiye ve Nurdağı’nın insanları için o ekmek kapısı, bir kural değil, doğuştan gelen bir fıtrattı.
İstanbul Eczanesi: İlaçtan Öte Şifa, Siyasetten Öte Vefa
1938’de Vasıf Onat ile başlayan, 1978’den itibaren ise İrfan Kaplan ile bir efsaneye dönüşen İstanbul Eczanesi, Balıklı Parkı’nın karşısında sadece bir dükkan değil, bir "Gönül İstasyonu"ydu. Köyden şehre gelenlerin ilk durağı olan bu mekanda demlenen o ilk çay, Mevlana’nın "Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldik" düsturunun ete kemiğe bürünmüş haliydi.

27. Dönem Gaziantep Milletvekili Eczacı İrfan Kaplan, o daracık alanda koca bir bölgeyi ağırlarken, makamın ağırlığını insanlığının önüne hiç koymadı. Yanına gelen kimseye siyasi görüşünü sormadı; aksine farklı düşüncelere sahip akrabalarına karşı, Victor Hugo’nun "Hoşgörü, sarsılmaz bir kale gibidir" dediği o büyük tahammülü ve koruyuculuğu gösterdi. Onun için siyaset gelip geçiciydi; baki olan ise dostluk, akrabalık ve o eczanede içilen bir bardak demli çayın hatırıydı.
Bugün fiziksel olarak o noktada İstanbul Eczanesi yok belki ama İrfan Kaplan’ın ve ailesinin gönül kapısı, Tolstoy’un "Acı duyabiliyorsan canlısın, başkasının acısını duyabiliyorsan insansın" sözünü anımsatacak bir hassasiyetle hala sonuna kadar açıktır. Bu ailede cömertlik; camiden okula, sağlık ocağından eğitim bursuna kadar her alanda "olmazsa olmaz" bir ilkedir.
Acıda En Öndeler: Bir cenaze olduğunda, taziye yemeğini ilk onlar hazırlar, en ağır yükü onlar omuzlar.
Sevinçte En Baştalar: Hısım akrabanın düğününü asla kaçırmaz, paylaşmayı bir onur sayarlar.
"Kaplan" soyadı, bu topraklarda sadece bir isim değil; zora düştüğünde bakılacak bir ufuktur. Osman Kaplan’ın bereketli sofrası, İrfan Kaplan’ın kadim vefası ve bir annenin duaları; Goethe’nin "İnsanlar ölür, ama yaptıkları iyilikler yaşamaya devam eder" tespitiyle tek bir hakikatte birleşiyor: İyilik, en büyük mirastır. Onlar, siyaseti insan ayırmak için değil, el uzatmak için kullanarak; gönül yıkmak yerine gönül inşa etmenin asaletini gösterdiler.
Şehirler değişir, tabelalar iner, mekanlar kapanır; ama Kaplan ailesinin insanlık defterine düştüğü o altın harfler asla silinmez. Gidenlerin ruhları şad, kalanların ömürleri bereketli olsun. Zira onlar; bu şehrin sadece geçmişi değil, yaşayan ve yaşatan vicdanıdır.

