Zamanın acımasız dişlileri arasında öğütülen sadece yıllar olmadı; o yılların içindeki naif duruşlar, karşılıksız güvenler ve "bakkal amcalar" da sessizce çekildi hayatımızdan. Şimdi koca marketlerin ruhsuz koridorlarında, elimizdeki plastik sepetlerle ve metal market arabalarıyla dolaşırken, aslında kaybettiğimizin ne olduğunu Kırışkal, Balıkalan, İncirli, Naimler, Nurdağı’nın ve Nogaylar’ın tozlu yollarında, o dükkânların içindeki bisküvi ve gofret kokularında arıyoruz.
Nogaylar’ın Derviş edalı Duran Bakkal'ı Nogaylar köyünün girişinde, sanki zamanın ötesinden gelmiş bir pir gibi dururdu: Duran Bakkal. Beli bükülmüş, ömrünü o küçük dükkânın içinde eritmiş bir piri fani... Başında hiç eksik etmediği külahı, gözünde yüksek dereceli ve kalın çerçeveli gözlüğü, üzerinde zamanın rengini almış kareli gömleği ve dökümlü şalvarıyla bir bakkaldan çok, mahallenin sessiz dervişiydi o.
Onun dükkânına girmek, bir alışverişten ziyade bir huzur iklimine dahil olmaktı. Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi:
"Bir duruşu olmalı insanın; bir bakışı, bir anlayışı, bir aşkı, bir davası olmalı."
Duran Bakkal’ın davası, o beli bükük haliyle komşusuna bir nefes, çocuğuna bir tebessüm olmaktı. O dükkânda "paran yoksa sonra verirsin" sözü bir lütuf değil, hayatın doğal akışıydı.
Nogaylar’ın en hareketli noktası, adeta o bölgenin ticaret merkezi Dükkancı Memet’in yeriydi. Burası bir dükkândan öte, bir ata mirası, bir amca emanetiydi. Önce amcası Hasan Emmi’nin nasırlı elleriyle kurduğu, sonra oğul Çakır’ın omuzladığı ve en son Memet Abi’nin devraldığı bu durak, seksenli yılların zenginliğini taşırdı.
Yol üstündeydi; kapısı herkese açıktı. Dükkânın önünde Yedigün, Portalin, Fruko, Elvan ve Çamlıca gazozlarının reklam panoları parıldardı. Memet Abi, titiz bir nizamla dükkânı yönetirdi. Alo, Omo ve Tursil kutuları en üst raflarda beklerken, alt raflarda o dönemin vazgeçilmezleri dizilirdi: Çuvalda satılan açık şekerler, pirinçler, kâğıt torbalarda bekleyen sarı leblebiler... İçecekler koca camlı dolaplarda buz gibi terlerken, yiyecekler temizlik maddelerinin kokusundan fersah fersah uzak tutulurdu. Bu, bir esnafın "insana" duyduğu saygının resmiydi.
Nogaylar küçük bir köydü lakin iki bakkalı ve iki camisi vardı. Çocukken hep merak ettiğimiz bu durumun ardında, yıllar öncesine dayanan, Yörükler ve Çerkezler arasındaki o geçici husumet yatarmış meğer. Duran Emmi Çerkezlerin, Memet Abi ise Yörüklerin bakkalıymış aslında. Lakin bu ayrım eski hikâyelerde kalmıştı. Bizim için hiçbir fark yoktu; her iki dükkâna da girer, alışveriş yapardık. Köyün insanları da bu suni sınırları çoktan aşmış, kardeşlik hukuku çerçevesinde herkes birbirinden alışveriş yapar olmuştu. O iki bakkal, aslında birleşen gönüllerin sessiz şahidiydi.
Kırışkal’da hayat, Mustafa Emmi’nin o köyün orta yerindeki karanlık odasında atardı. Müşteri geldiğinde açılan, loş bir odaydı onun bakkalı; ama o karanlığın içinden çıkan bir avuç şekerleme, leblebi, nohutlu şeker ve çekirdek bir çocuğun dünyasını aydınlatırdı. Yine Kırışkal’da hüyük dibindeki evinin dış odasında bekleyen ismini hatırlayamadığım ama köylülerin Kullütüş’ün dükkanı diye hitap ettiği kadim durak ise takasın son temsilcisiydi.
Bu bakkallar hesap makinesi kullanmazdı ama hesapları bir şairin mısrası kadar kuvvetliydi. Alışveriş sadece parayla olmazdı; bir avuç buğday, bir ölçek arpa ya da kümesten yeni alınmış sıcak birkaç yumurta... Toprağın bereketi, bakkalın vefasıyla takas edilirdi. İsmet Özel’in dediği gibi:
"Yaşamak, debelenmek değildir sadece." Onlar veresiye defterlerini birer "şeref defteri" gibi tutar, ne vade ne de enflasyon farkı bilirlerdi.
Nurdağı merkezde ise dönüşümün ayak sesleri duyuluyordu. Yeni Mahalle civarındaki meşhur Sakallı Bakkal, zamana en organize şekilde ayak uyduranlardandı. Küçük bir bakkaldan, çağın ruhunu yakalayarak bugün Nurdağı’nın en büyük marketlerinden birine dönüşmesi, azmin ve değişimin bir nişanesi oldu.
Öte yandan, merkezde tam orta yerde Çakır Bakkal vardı. Nogaylar köyündendi ama dükkânı herkesin uğrak yeriydi. Kamburlaşmış sırtıyla zamana meydan okuyan, güzel konuşması ve gülümsemesiyle içimizi ısıtan Çakır Amca, bakkaliye eşyasından çok "Maraş otu" satardı. O otun formülünü, nereden geldiğini, nasıl hazırlandığını kimseye söylemezdi; o sırrı kendisiyle birlikte götürdü. Duyduk ki o da son dönemde rahmetli olmuş, dükkânı kapanmış... Bir sır ve bir gülümseme daha eksilmiş Nurdağı’ndan.
Köylerdeki çoğu bakkal maalesef müşterisizlikten tarihe karıştı. Naimler köyünde Hamo Amca’nın açtığı dükkânın kısa sürede kapanması, Balıkalan köyündeki Bakkal Hasan’ın vefatıyla dükkânının kilitlenmesi hep bu hüznün parçası... İncirli’de Atreş’in bakkalı gibi bazıları ise yarı markete dönüşerek ayakta kalmaya çalıştı.
Lakin o samimiyeti hiçbir market vermedi. İşte kapitalizm böyle bir şeydir; "Gölgesini satamadığı ağacı keser." Kapitalizmin her şeyi paradır, kredidir, kredi kartıdır. Asla parası olmayan o ışıltılı kapılardan içeri giremez. Oysa bakkal, parası olmayanın da karnını doyurduğu, "haftaya öderim" diyebildiği bir vicdan durağıydı.
Seksenli, doksanlı yılların o eşsiz rayihası, o dükkânların kapanmasına kadar devam etti….kapısından girdiğinizde sizi karşılayan koku, seksenli, doksanlı yılların özetidir. Raflarda Mintax deterjanının keskin kokusu, hemen karşı raflarda kutu kutu Sana yağları ve Vita tenekeleri... Çocuklar için dükkânın en büyük hazinesi ise Eti Puf idi. Büyük bir özenle alınan o bisküvilerin arasına lokum sıkıştırılır ya da bir çubuk bisküvi (çubuk kraker) alınır, bakkalın o serin eşiğinde kırılıp paylaşılarak yenirdi. Tipitip sakızları, Yum Yum şekerlemeleri, ekşili sakızlar, Hobby çikolataları, Leblebi Tozu ve o meşhur Gofretler... Her biri barkodsuz ama tadı silinmez hatıralardı.
Bakkallar büyük marketlere karşı tüm argümanlarını kullandılar ama kentleşmenin soğuk rüzgârı onları birer birer aramızdan aldı. Şimdi o dükkânların çoğu kapandı; ama şu söz bakkalın yerini ne güzel özetler:
"Marketten alışveriş yaparsın ama cenazende tabutunu mahalle bakkalı kaldırır."
Çünkü market sizi bir "müşteri" olarak görür; bakkal ise sizi "evlat", "komşu", "emanet" olarak bilir. Sezai Karakoç’un dediği gibi:
"Onlar sanıyorlar ki biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, hakikat susmayacak."
Kırışkal’ın, Nogaylar’ın, Balıkalan’ın, İncirli’nin ve Nurdağı’nın o güzel bakkalları belki sustu ama bizim hafızamızdaki o veresiye defterleri hiç kapanmayacak. Onlar, bizim çocukluğumuzun en tatlı lezzet durakları olarak yüreğimizde yaşamaya devam edecekler……




