Yaylacık Köyü’nün dumanlı dağlarında, güneş henüz kızıllığını göstermeden, sislerin arasından bir silüet belirirdi. Bu, beyaz bıyıkları içtiği tütünden sararmış, öksürüğü vadilerde yankılanan Lapacı Ali’ydi. Elinde yıllanmış keklik kafesi, sırtında heybesiyle dağların yoluna düşerdi. Ama o kapıdan çıkmadan evvel, mutfakta bir ana ocağının sıcaklığı çoktan tütmeye başlardı.
Ali Emmi’nin hayat arkadaşı Emo Nene, sadece onun hanımı değil, tüm köyün nefesiydi. Köyün ebesiydi o; neredeyse her evde onun kucağına doğmuş, onun duasıyla hayata başlamış birileri vardı. Öyle becerikliydi ki, elleri hem şifa dağıtır hem de sofralara bereket serperdi. Ali Emmi seher vakti yola düşmeden, Emo Nene onun azığını hazırlardı. Ya birkaç haşlanmış yumurta, ya pekmez ve tereyağı ya da içine yeşil soğan dürülmüş taze bir çökelek... Ali Emmi yanına su almazdı; dağdaki pınarların yerini avucunun içi gibi bilirdi.
Ali Emmi’nin dağlarda kimsenin bilmediği gizli dünyaları vardı. Yüce kayalıkların tepesine, sadece taşları üst üste dizerek yaptığı, çimentosuz, sıvasız o "kovuklar"... Biz çocuklar keçi otlatırken o gözetleme yerlerini gördüğümüzde hayranlıkla bakar, soğuk havalarda keçeye sarılarak o barınaklara sığınırdık. O taşların arkasına gizlendiğinde dünyadan kopar, doğanın bir parçası olurdu.
Yanında götürdüğü kafes kekliği bazen susardı. İşte o zaman Ali Emmi iki elini birleştirir, parmaklarının arasından öyle bir keklik melodisi çıkarırdı ki, sanırdınız kayalar dile gelmiş. Dişi kekliğin nazlı ötüşünü, erkeğin davetini öyle bir taklit ederdi ki, yabandaki keklikler birer ikişer onun yanına sekerek gelirdi. O zamanlar Yaylacık’ın dağları keklik doluydu. Taştan taşa seken, çalışkan, çevik kız çocuklarına bile o yüzden "Keklik" lakabı takılırdı.
Okul yolunda susadığımızda sığınağımız Emo Nene’nin kapısıydı. Evinin önünde duran kocaman bir su küpü vardı; her zaman pınardan getirilmiş tertemiz, buz gibi suyla dolu olurdu. O küpün kenarından içtiğimiz suyun topraksı kokusu, çocukluğumuzun en taze hatırasıdır.
Ancak zaman her şeyi olduğu gibi o evi de yordu. Ali Emmi, bıyıklarını sarartan tütünün ve yılların yorgunluğuyla, balgamlı öksürükleri eşliğinde hayata veda ettiğinde, köye siren çalan eski bir ambulansla gelmişti cenazesi. Büyükler kapısında toplanmış, herkes o büyük avcıyı son yolculuğuna uğurlamıştı. Ali Emmi gitmeden önce bir vasiyet defteri bırakmıştı. Malını mülkünü paylaştırmıştı ama bir madde vardı ki herkesi duygulandırmıştı. Kekliklerini, ona en çok benzeyen, esmer tenli olduğu için herkesin Kara Osman dediği oğlu Osman’a bırakmıştı. "Benim can dostlarım Osman’a emanet, o bilir hallerinden," demişti.
Ali Emmi’den sonra o ev sessizleşti. Kara Osman ve ailesi bir süre daha direndiler ama sonunda şehir hayatı onları da çağırdı. Ev yavaş yavaş yıkılmaya, ahırlar çökmeye başladı. Yıllar sonra o harabeye bakmaya gittiğimde en çok o küpü aradım. O şifalı suyu içtiğimiz küpü parçalanmış, toprakla bir olmuş halde görünce içim cız etti. Bir devrin kapandığını o kırık küp parçalarında anladım.
Bugün o dağlarda keklik sesi duyulmuyor belki ama hikayemiz henüz bitmedi. Lapacı Ali’nin ardından yıllar geçse de, o emektar ebe ana, Emo Nene hala hayatta. Şehrin gürültüsünde, belki o eski pınar sularını, Ali Emmi’nin keklik seslerini ve kapısının önündeki o dev küpü özleyerek yaşamını sürdürüyor. Kara Osman ise babasından devraldığı o esmer teni, güleryüzü ve derin bakışlarıyla, babasının mirasını yüreğinde taşımaya devam ediyor.
Yaylacık’ın dağları Ali Emmi’yi, o devrin çocukları ise Emo Nene’nin küpünden içtikleri o buz gibi suyu asla unutmayacak. Bir gün o dağlara yeniden keklikler dönerse, bileceğiz ki Lapacı Ali bir yerlerden onlara hala ıslık çalıyor