"Her köyün bir delisi, bir de velisi vardır" derler. Ama bazı ruhlar vardır ki, bu iki sıfatın tam ortasında, gökyüzüyle yeryüzü arasında o incecik, kırılgan çizgide yaşarlar. Biz ona "deli" demeyelim; zira bu kelime, onun o saf, duru ve dünya kirinden arınmış ruhunu tarif etmeye yetmez. O, Nurdağı ve İslahiye topraklarının "gönül yorgunu" seyyahıydı. Dünyanın hileli kilitlerine anahtar uydurmaya çalışmayan, kendi içindeki çocukla el ele tutuşup düğün düğün gezen bir garip garip: Hanifi Gezer.

Necip Fazıl’ın o sarsıcı mısrasındaki gibi; "Ruh mu, yoksa o mu ölen? / Gidiyor, gidiyor, bir ses: 'Gelen, gelen!'" Hanifi, o "gelen" neşenin müjdecisiydi. Ama o ses sustuğunda, yankısı insanoğlunun nankör boşluğunda yapayalnız kaldı.
Hanifi için hayat, bir cuma günü ikindi vaktinde davulun o ilk, davetkâr tokmağıyla başlardı. O geldi mi, koca bir köyün düğün telaşı yerini çocuksu bir ferahlığa bırakırdı. Cuma’nın bereketini, Cumartesi’nin kına gecesi ateşini o harlardı. Hanifi yoksa halay eksik, Hanifi yoksa oyun öksüzdü. Bölge halkı arasında fısıldanırdı: "Hanifi gelmemişse o düğün henüz tam pişmemiştir." Kimseyi kırmaz, dökmez; aksine hayatın paramparça ettiği gönülleri o eşsiz tiyatral hareketleriyle, şakalarıyla yamalardı.
Aslında o, dünyalık dertleri sırtından bir hırka gibi çıkarıp atmış bir bilgeydi. Hani derler ya; "Haram akıllı olup da dünya seninle uğraşacağına, deli ol da dünya seninle uğraşsın." Hanifi, bu sözün ete kemiğe bürünmüş, tozlu yollara düşmüş haliydi. Biz "akıllılar", "Bugün ne yiyeceğiz, yarın ne olacağız?" diye ömür tüketirken; o, sadece bir sonraki halayın ritmine kalbini uydururdu.
Ancak insanoğlunun o meşhur ve karanlık huyu, Hanifi’nin hikayesinde en acı, en kanatıcı haliyle tecelli etti. Cuma günü geldiğinde "Yaşa Hanifi, aslan Hanifi, ha Hanifi!" diye pohpohlanan, halay başından indirilmeyen, yüzlerce kişiyi kahkahaya boğan o dev adam; Pazar günü düğün bitip de davullar sustuğunda birdenbire "görünmez" oluverirdi.
Düğün dağılır, ışıklar söner, herkes sıcak yuvasına, lüks aracına koşardı. Hanifi ise yol kenarında, bayramlıklarının üzerine çöken yorgunlukla kalakalırdı. El kaldırırdı gelene geçene; hani o cumartesi gecesi halayda elini tutmak için yarışanların arabaları, Pazar günü nedense hep "dolu" olurdu. O "gariban", sonunda yine kader birliği yaptığı davulcuların, çalgıcıların o emektar, vefalı araçlarına sığınırdı.
Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi; "Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur." Ama biz o bakışlardaki derin yalnızlığı görmedik. Düğünlerde yüzlerce kişiyi peşine takıp halay çektiren Hanifi’nin, musalla taşına yattığında başında topu topu on-on beş kişi vardı. Yüzlerce elin havaya kalktığı o coşkulu meydanlardan, toprağa verilirken sadece birkaç omuzluk bir sessizlik kaldı geriye. Meğer biz Hanifi’yi değil, kendi insanlığımızı, vefamızı ve kendi vicdanımızı o on-on beş kişiyle toprağa gömmüşüz.
Son demlerinde o yorulmak bilmez ayaklarına yaralar düştü. Hastaneye götürülürken sanki geri dönmeyeceğini, o tozlu yolların sonuna geldiğini hissetmişti. O kadar vefasızlığa, o kadar yalnız bırakılmışlığa rağmen giderken bile kimseye kırılmadı. Çevresindekilere o buğulu gözlerle bakıp, "Benim hakkım hepinize helal olsun, siz de hakkınızı helal edin" dedi. Oysa asıl bizden alacaklı olan oydu. Bizim ona vefa borcumuz, dünya kadar ağır bir yük gibi omuzlarımızdayken; o, tertemiz bir sayfayla, kimseyi borçlu bırakmadan, sadece helallik isteyerek bindi o dönüşü olmayan arabaya. Gidiş o gidiş oldu; hastaneden bir daha çıkamadı, o güzel yüzünü bir daha kimse göremedi.
Gidişiyle sadece bir insan değil, bir yörenin son neşesi, bir geleneğin en samimi, en masum halkası koptu. Ama o neşe giderken, arkasından el sallayan, helallik isteyen kimse kalmamıştı.
Hanifi aslında bizden bir şey istememişti; sadece bir tebessüm ve belki Pazar günü onu evine bırakacak bir parça vefa... Ama biz "akıllılar", onu eğlencemize meze yapıp, hüznüne sırtımızı döndük. O, düğünlerin can damarıydı ama biz onun cenazesinin gözyaşı bile olamadık.

Şimdi bir düğün kurulsa, davul zurna en yanık halay havasını vursa; gözler hep o meydanın girişine, o uzun boylu, güler yüzlü adama takılacak. Ama Hanifi artık o efsanevi halay başını tutamayacak. Belki de Hanifi, şimdi pazar günlerinin o soğuk yalnızlığından çok uzaklardadır. Ne beklediği vefasız bir araba ne de ardına bakıp iç geçirdiği sahte kalabalıklar kalmıştır yanında. O, şimdi onu gerçekten sevenlerin, o tertemiz kalbini görenlerin arasındadır. Hiç bitmeyecek bir düğünün en başında, hiçbir hüzün duymadan mendilini yine neşeyle sallıyordur.
Nur içinde yat düğünlerin sessiz velisi, gönüllerin o kederli ama şen delisi... Sen bizi sakın affetme Hanifi; çünkü biz seni sadece gülerken sevdik, eğlencemize ortak ettik ama acına bir omuz vermedik. Neşeni paylaştık da yalnızlığını paylaşamadık. Yüzlerce elin arasından sıyrılıp musallada on kişi bırakışımızı, o pazar günü seni yol kenarında kimsesiz koyuşumuzu affetme. Biz seni alkışlarla kullandık, giderken ise bir başımıza, yapayalnız bıraktık. Bizim vefasızlığımız senin o çocuk kalbine ağır gelse de, sen yine de o mahzun gülüşünle bizi bağışlama; çünkü biz bu mahcubiyeti taşımayı hak ettik……
