Bazı şehirler haritalarda sadece bir nokta, hafızalarda ise koca bir kainattır. Evet bazı şehirler sadece binalardan ve yollardan ibaret değildir; içinde barındırdığı “güzel adamlar” sayesinde birer mektebe dönüşür. Bizim için Osmaniye; sadece bir lise hayatı değil, Nurdağı’nın en ücra köyünden gelip "insan" olma sanatını öğrendiğimiz bir büyük rahle-i tedristir. Düzenli bir yurdumuz, sığınacak sabit bir çatımız yoktu belki; bir dönem orada, bir dönem burada emanet hayatlar yaşardık. Lakin bilmiyorduk ki, biz aslında en büyük yurdun, gönül erlerinin kurduğu o sarsılmaz "kardeşlik yurdunun" tam merkezindeymişiz.
Sezai Karakoç’un o eşsiz mısralarında buyurduğu gibi:
"Kaderin üstünde bir kader vardır / Göklerden gelen bir karar vardır."
İşte o ilahi kader, bizleri Osmaniye İmam Hatip Lisesi’nin Meslek Dersleri Öğretmeni Urfalı Tahir Demir Hoca’nın o geniş gönüllü, geniş odalı hanesine ulaştırdı. Tahir Hoca, biz talebeler için sadece bir muallim değil, aynı zamanda bir yol arkadaşı, bir "gönül mimarı" idi. Fıkıh, akaid, tefsir ve hadis dersleri, ocağın üzerinde kaynayan çaydanlığın sesiyle birleşir; ruhumuz o demli çaydan daha çok, hocamızın kelamıyla demlenirdi. O, bizi sadece birer öğrenci olarak görmez, birer "şahsiyet" olarak bağrına basardı.
Tahir Hoca’nın halkası, Osmaniye’nin adeta manevi röntgeni gibiydi. Oraya sadece biz gençler değil, şehrin her kesiminden "güzel adamlar" akardı. Gül Camii’nin vakur ve donanımlı imamı Veli Aba Hoca, bir kandil gibi o halkayı aydınlatırdı. Siyasetin erdemle yapılabileceğini gösteren Zeki Kahraman ve eski Belediye Başkanı Mehmet Gürbüz; ticaretin dürüstlükle yoğrulmuş hali Ali Binboğa, Ramazan Altuntaş, Mustafa Aslan ve o halkanın müstesna ismi Erdal Tülücü.....
Biz, arka sıralarda oturan o çekingen gençler, bu devlerin sohbetini dinlerken aslında İsmet Özel’in dediği gibi bir hakikate tanıklık ediyorduk:
"Evet, suçluyum, aşırı sevmekten / Ve inanmaktan ötürü suçluyum..."
Biz o insanları sevdik, o insanların temsil ettiği davaya inandık. Fevzi Sav ağabeyimizin bahçesindeki o dev çınar, sadece bize gölge etmez; sanki göğe uzanan dallarıyla dualarımızı semaya taşırdı. Hacı Şeftali ve Fevzi Sarıcan ağabeylerimiz ise vakarlarıyla, cömertlikleriyle ve fedakarlıklarıyla o günlerin bir başka kıymetli nişanesiydi. Bugün hala hayatta olan Osman Eroğlu ağabeyimizin o seviyeli, yönlendirici sohbetleri ise ruhumuza atılmış birer düğümdü.
Hiç unutmam; Ali Binboğa ağabeyimiz biz gençlere okuduğumuz kitaplar hakkında... "Bize bu kitapla ilgili bir sunum yapar mısın?" derdi. Bize değer veren, "Bunlar daha çocuk, daha genç ne anlar?" demeyen o asil tavır, bugün devlet kademelerinde görev yapan ve serbest meslek erbabı arkadaşlarımızın, Memur-Sen Başkanı Mahmut Kahraman'ın, Mücahit Çelik’in, Ferhat Gürler’in ve nicelerimizin ruhundaki özgüveni inşa etti. Biz o halkalarda Sezai Karakoç'un dirilişini, İsmet Özel'in başkaldırısını, Bestami Yazgan'ın zarafetini ve rahmetli Necmettin Erbakan Hoca’nın o vakur yol arkadaşlığını tanıdık.
Gönül dostu Bestami Yazgan’ın dediği gibi:
"Gönül kulesini sevgiyle onar / Susuz yüreklere bir sevda pınar / Her can bir gün elbet toprağa konar / Gök kubbede hoş bir seda bırakmalı."
Osmaniye’nin manevi dokusunu ilmek ilmek işleyen ehli tasavvuf Rahmetli Ahmet Efendi, Ahmet Karaburç ve Sağlıkçı Mustafa, Zeki Tehçi gibi zatlar, farklı halkalarda olsalar da ruh dünyamızın diğer pencerelerini açarlardı.
Ve tabii ki Gül Camii civarının o bereketli havası... Her hafta Elbistan’dan, Afşin’den getirdiği balları, tereyağları dostlarına satan ama satmadan önce mutlaka bizlere ve dostlarına ikram eden Balcı Zekeriya Amca ve eşi Hürü Teyze... Onların ikram ettiği her kaşık balda, Anadolu irfanı saklıydı. Oğlu Cihangir, Tuncay ve rahmetle yad ettiğimiz kıymetli ağabeyleri Durmuş Ali Abi, bizlere kardeşliğin en saf halini gösterdiler.
Bugün aramızdan ayrılan Tahir Hoca’yı, Veli Aba’yı, Zeki Kahraman’ı, Fevzi Sav’ı, Ramazan Altuntaş’ ı, Hacı Şeftali ‘yi, Durmuş Ali Abi’yi ve ismini zikredemediğim tüm büyüklerimizi rahmetle yad ediyorum. Onlar sadece birer isim değil; bir neslin ruh kökü, bir şehre verilen ruhun bekçileriydiler.
Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi; "Bir bakışın, bir duruşun, bir yürüyüşün, bir gülüşün; mermer üzerine bir nakış gibi işlenmesi" idi bizim yaşadıklarımız. O günleri, o samimiyeti, o hesapsız dostlukları, o vefayı ve her anında Rabbin rızasını gözeten o güzel insanları çok özlüyoruz. Rabbim bizleri, onların bıraktığı o tertemiz mirasa layık eylesin ve o güzel insanlarla cennetinde yeniden buluştursun....
