Taziye kültürü, toplumumuzun en değerli manevi bağlarından biridir. Bir kayıp yaşandığında, kederi paylaşmak, omuz vermek ve “yalnız değilsiniz” demek, insan olmanın en zarif halidir. Bu, karşılık beklemeden, sadece kalpten gelen bir dayanışma eylemidir.
Ancak günümüzde, özellikle yazılı taziye mesajlarında, bu niyetin üzerine gölge düşüren, farkında olmadan yapılan bazı dikkat dağınıklıklarına şahit oluyoruz.
Büyük bir gazete sayfasında, bir bilboardda ya da sosyal medyada yayımlanan taziye metnini okuyoruz. Metin, acıyı paylaşıyor, merhuma rahmet diliyor. Buraya kadar her şey toplumsal nezaketimizin gereği.
Fakat gözlerimiz mesajın altındaki imza kısmına takıldığında, bir anlık duraksama yaşanıyor. İsimler ve hemen altında sıralanan unvanlar, bazen mesajın kendisinden daha büyük puntolarla ve daha göz alıcı şekilde yer alıyor:
BÜYÜK VE KALIN HARFLERLE İSİM SOYİSİM
Altında sıklıkla görülen unvanlar: Şehrin Öncü İş İnsanı / Bilmem Ne Vakfı Kurucusu /..... Başkanı/ Yönetim Kurulu Üyesi/Meclis Üyesi Aday Adayı.....vb.
İşte bu noktada, iyi niyetle yayımlanan taziye mesajının odak noktası değişiyor.
Okuyucunun dikkati, kederli aileye ve rahmetli kişiye yönelmişken, bir anda mesajı yayınlayan kişinin kimliğine ve konumuna kayıyor. Zihinlerde ister istemez şu soru beliriyor: “Bu mesajın önceliği acıyı paylaşmak mı, yoksa kişinin varlığını ve unvanını hatırlatmak mı?”
Elbette, mesajı yayımlayan kişinin niyeti büyük ihtimalle halistir. Ancak unvanların bu denli ön plana çıkarılması, ne yazık ki eylemin zarafetini gölgeliyor. Taziye anı, kariyer basamaklarını, ticari başarıları veya siyasi kimliği ilan etme yeri olmamalıdır.
Gerçek samimiyet, kendini kanıtlama ihtiyacı duymaz.
Acının Ortasında Misafir Ağırlama telaşı da ayrı bir sorun.....
Taziye evlerinde karşılaştığımız ve samimiyeti gölgeleyen bir diğer önemli sorun da taziye yemeği meselesidir. Geleneksel olarak komşuların ve çevrenin getirmesi gereken yemekler, ne yazık ki çoğu zaman acılı ailenin sırtına yüklenen bir ziyafet verme zorunluluğuna dönüşmektedir.
Bu anlarda akla gelen o can alıcı soru: Acısını yaşayan, kederiyle boğuşan aile, bir yandan misafirlerine yetecek kadar ikram hazırlama telaşına mı düşsün? Taziye, bir yas ve dayanışma mekânı olmalı; acılı insanları, beklenmedik bir ikram hizmeti sunma göreviyle yormamalıdır. Bu durum, acının önüne geçen bir gereksiz telaş ve yükten başka bir şey değildir.
Acı karşısında duruşumuzun en etkileyici yanı, sadeliktir. Kalpten gelen, sade bir “Başınız sağ olsun,” ya da altında sadece ismin ve soyismin bulunduğu mütevazı bir imza, bazen en uzun ve en gösterişli unvan listesinden bile daha güçlü bir empati ve saygı mesajı iletir.
Taziye, bir PR (Halkla İlişkiler) çalışması değil, bir vicdan muhasebesidir.
Gelin, bu özel anlarda önceliğimizin daima acı çekenler olduğunu bir kez daha hatırlayalım. İsimlerimizi ve unvanlarımızı, bu dünyanın telaşesine bırakalım. Taziye defterine sadece insanlığımızın imzasını atalım. Bazen geri planda kalmak, en büyük dayanışmayı göstermenin en kibar yoludur.