Radyoda Ahmet Kaya’nın sesi yükseliyor; “Onun macerası onu ilgilendirirdi, kimseye ilişmezdi...” Şarkıdaki her kelime, beni alıp Yaylacık köyünün üst tarafındaki dağlara, Karataş ve Güven Yatağı’nın o sert ama gururlu yamaçlarına götürüyor. Orada, dağların alacakaranlığında dev bir karaltı beliriyor: Başı karlı bir dağ gibi vakur, sırtında Araplara mahsus o kalın kaputu, elinde değneği, başında hiç eksik etmediği kefiyesiyle Naimi İsa Kirve...
“Ner’den Geldiğini Bilmezdim, Belki Kimliksizdi...”
Şiirdeki gibi, “Ner’den geldiğini bilmezdim, kimsesizdi, belki kimliksizdi...” Onu uzun zaman bir yabancı sandık; ama o, 1928 yılında kadim Barak Ovası’nın Devehöyük Köyü nde doğmuş, bu toprakların en derin köküydü. Dedesi seferberlikte develerle cepheye silah taşıyan bir kahramandı; İsa Kirve o asaleti genlerinde, o sessizliği ise gözlerinde taşıyordu. 1960 yılında Yaylacık’a geldiğinde, sadece bir ev değil, bir gönül köprüsü kurdu.
O, kendi malının, kendi kuzularının efendisiydi. Kuzularını Yaylacık’ın tepelerinde büyük bir zevkle yayarken, elindeki o vazgeçilmez değneğine yaslanır, dağın tepesinde dev bir heybetle dururdu. “Yağmurun altında dururdu” şiirdeki gibi; ama o yağmurdan kaçmaz, aksine toprağın bereketini ruhuna çekerdi.
Bir eve misafir olduğunda ya da bizim evin önünde oturduğunda, o değneğiyle toprağa uzun uzun bir şeyler çizerdi. O gittikten sonra gidip o çizgilerin başında durur, ne anlatmak istediğini anlamaya çalışırdım. Bir anlam veremezdim ama bilirdim ki o çizgiler; yaşanmış bir asrın, çekilen özlemlerin ve sessizce edilen duaların toprağa yazılmış diliydi.
İsa Kirve, kağıt üzerinde kimsenin resmi kirvesi değildi belki ama köylü için “kirve” demek can demekti, akraba demekti. O, Yaylacık’ta herkesle öyle bir bağ kurdu, öyle bir yakınlık gösterdi ki; köyde yediden yetmişe herkes ona “Kirve” dedi. Herkesin derdine ortak, her evin yakın akrabası oldu. Kimseye ilişmezdi ama herkesin kalbinde bir yer edinirdi.
Köyün Karataş tarafındaki o tek katlı yer damında, asıl adı Zeliha olan ama bizim hep Leye Bibi dediğimiz o cefakar çınar ile tam yedi evlat yetiştirdiler. O evden yedi tane “efendi, kibar ve saygılı” insan çıktı. Babalarının vakarını, annelerinin asaletini alan o çocuklar, İsa Kirve’nin bu dünyaya bıraktığı en büyük miras, en güzel terbiyeydi. Bugün İsa Kirve aramızda yok ama Leye Bibi hala o aynı damda, anıları tazeleyerek yaşamaya devam ediyor.
Şairin dediği bibi “Tedirgin bir balık gibi uyurdu, bazen kaybolurdu...” İsa Kirve pek konuşmazdı ; o genelde susardı. Onun suskunluğu, şiirdeki en ağır kelimelerden daha anlamlıydı. Şimdi ne zaman Karataş tarafına baksam, o dev karaltıyı, elindeki değneğiyle toprağa sırlar çizen o vakur adamı görüyorum.
İsa Kirve; Yaylacık’ın rüzgarında, Leye Bibi’nin tüten ocağında ve toprağa çizdiği o gizemli izlerde sonsuza dek yaşayacak. Yusuf Hayaloğlu’nun dediği gibi:
“Onun hikayesi onu ilgilendirirdi...” ama biz biliyoruz ki, o hikaye aslında bizim en güzel çocukluğumuzdu.
İnsan, sadece bir isimden ibaret değildir; geride bıraktığı bir çizgi, tüten bir ocak ve minnetle anılan bir ‘Kirve’liktir.
Asıl kimlik nüfus cüzdanında değil, bir dağın tepesinde dimdik durabilen vakarın içindedir.
Toprağa çizilen izler rüzgarla silinse de, gönle düşen ‘İsa Kirve’ sevgisi bir ömür silinmez.
Mekanı cennet, ruhu şad olsun. Yaylacık’ın bu güzel insanı, dualarımızda ve toprağa çizdiği o silinmez izlerde yaşayacak.....
