Edebiyat ile tarih, öteden beri birbirine bağlı ve birbirini tamamlayan iki mühim saha olmuştur. Edebî eserler tarihe kaynaklık ederken, tarihî hâdiseler de edebiyata mevzû ve ilham kaynağı teşkil etmiştir. Edebiyat; içtimaî yapıdan coğrafyaya, kültürden inançlara kadar birçok unsurla müşterek bir zeminde şekillense de bu unsurların tamamı tarih içinde seyr eder. Bu yazıda, İslâmiyet’in kabulüyle birlikte din olgusunun edebiyat tarihindeki yerini ve tesirini dile getirmeye gayret edeceğim.
Edebiyat ve tarih her zaman iç içe ve birbirini tamamlayan bir özelliğe sahip olmuştur. Nitekim edebi eserler tarihe kaynaklık ederken tarihi olaylar da edebiyata konu teşkil etmiştir. Elbette edebiyat; sosyal yapı, coğrafi özellikler, kültür ve inanç algıları gibi birçok alanla müşterek bir yapıya sahip olsa da bu birlikteliklerin hemen hepsi tarih içinde seyretmiştir. Bu yazımda İslamiyet'in kabulüyle birlikte din olgusunun edebiyat tarihinde nasıl yer bulduğunu dile getirmeye gayret edeceğim.
Türklerin tarih sahnesindeki yürüyüşünde iki büyük rüzgâr eser: Biri İslâm’ın manevi nefesi, diğeri Batı medeniyetinin dönüştürücü soluğu. İslâm’dan önce bozkırın göçebe ufuklarında yaşayan Türkler, Karahanlılar devrinde bu yeni inançla birlikte köklü bir değişime yönelir; şehirlerle tanışır, cami ve medrese çevresinde yeni kültür merkezleri kurar. Bu dönüşüm yalnızca hayat tarzını değil, dili ve edebiyatı da olgunlaştırır.
İslâm medeniyetinin gölgesinde filizlenen Eski Türk Edebiyatı, kutsal ve klasik kaynaklardan beslenir: Kur’ân’ın hikmeti, hadisin irfanı, peygamber kıssalarının ibreti, Şehnâme’nin destansı ihtişamı ve tasavvufun derin iç sesi. Bu edebiyat, inançla estetiğin birleştiği yerde doğar; söz, mana ile yücelir.
Birinci ve ilk kaynak olarak Kur'an'ı Kerim üzerinde duralım. Kur’ân, adıyla bile bir toplanışı fısıldar; kıraatle, yani okumayla akraba bir kelime olarak insanı söze ve manaya çağırır. Allah’ın kelâmı, Cebrâil’in emanetinde Hz. Muhammed’e inmiş; 114 sûrede, binlerce âyette hakikatin haritasını kurmuştur. En kısa nefesle en uzun soluk arasında uzanan bu ilâhî metin, yalnızca bir inanç kitabı değil; yaratılıştan kıyamete, ibadetten ahlâka, hukuktan cemiyet düzenine kadar hayatın tamamına değen bir rehberdir.
Eski Türk Edebiyatı, düşüncesinin mayasını ve estetiğinin omurgasını büyük ölçüde Kur’ân’dan alır. Belâgatın incelikleri, edebî sanatların zarafeti bu kaynaktan beslenir. Dinî olmayan konularda bile Kur’ân’ın gölgesi hissedilir; geleneklerde, masallarda, efsanelerde, hatta savaş anlatılarında bile o derin iz sürer. Hadis, peygamber kıssaları ve tasavvuf gibi diğer ana damarlar da yine bizlere Kur’ân’ı işaret eder.
İlk yazılı şaheserler olan Kutadgu Bilig ve Atabetü’l-Hakâyık, bu tesirin berrak aynalarıdır. Âyet ve hadisler bu eserlerde Türkçenin sesine kavuşur; sonraki metinlerde ise kimi zaman meâl, kimi zaman “rahmet âyeti” gibi başlıklarla, kimi zaman sûre adları ve hurûf-ı mukattaa işaretleriyle yer alır. Böylece ilâhî söz, edebiyatın dokusuna açık ya da örtük biçimlerde işlenir.
Sonuçta Kur’ân, Eski Türk Edebiyatı için yalnızca bir kaynak değil; dilin ruhuna sinmiş bir ışık, hayalin yönünü tayin eden bir kutup yıldızıdır. Bu edebiyat, kelâmın nuruyla biçimlenmiş; mana ile güzelliğin birleştiği yerde kendi sesini bulmuştur.
Hadis, İslâm’ın Kur’ân’dan sonra gelen ikinci ışığıdır; Hz. Peygamber’in sözlerinde yankılanan hikmetin adıdır. O, yalnız vahyi tebliğ eden değil, yaşayışıyla da yolu gösteren bir rehberdir. Sözleri “hadis”, fiilleri “sünnet” diye anılır; bu miras, asırlar boyunca titizlikle toplanmış, Kütüb-i Sitte diye bilinen muteber kaynaklarda muhafaza edilmiştir.
Eski Türk Edebiyatı, bu nebevî iklimden derinlemesine beslenir. Şair, kelâmını yalnız hayalin süsüyle değil, hadislerin ve âyetlerin nuruyla da işler. XV. yüzyılda Şeyhî’nin Hz. Muhammed’i öven beyti bunun zarif bir örneğidir: Beyitte Kur’ân’dan yankılar ve kudsî bir hadisin hatırası iç içe geçer. “Le‘amrüke” ile ilâhî hitabın yüceliği, “Levlâke” ile Peygamber’e atfedilen kozmik anlam, “Ved-duhâ” ile teselli ve rahmet çağrışır. Böylece şiir, yalnızca bir övgü değil; vahiy ve hadisle derinleşen bir mana katmanına dönüşür. Eski metinlerde görülen bu üslup, edebiyatın inançla kurduğu bağı gösterir: Söz, hadisle genişler; anlam, kutsal referanslarla kök salar.
Eski Türk Edebiyatı’nın hayal atlasında peygamber kıssaları, yalnızca dinî anlatılar değil; benzetmenin, sembolün ve derin anlamın tükenmez hazineleridir. Şair, insan ruhunu anlatırken kelâmına kutsal tarihten aynalar tutar; her peygamber bir hasletin, bir hâlin remzi olur.
Âdem, insanın sürçüşünü ve pişmanlığını hatırlatır; buğday tanesi, nefsin imtihanına dönüşür. Âzer, inkârın ve putperestliğin gölgesinde anılır. Dâvud’un sesi, musikînin ve ilâhî ahengin timsalidir. Eyyûb sabrın zirvesidir; yara, tevekkülün dili olur. Hızır, âb-ı hayatla ölümsüzlüğün ve yetişmenin sırrını fısıldar. İbrâhim ateşte teslimiyetin, Kâbe’de inşanın ve dostluğun adıdır.
Îsâ, şifanın, dirilişin ve semaya yükselen ruhun sembolü; İsmail, kurbanın ve adanmışlığın sessiz asaleti; Mûsâ, kelâmın, mücadele ve mucizenin kudretidir. Nûh, tufanla sınanan sebatı ve uzun ömrün hikmetini taşır. Süleyman, saltanatın, hikmetin ve varlığa söz geçiren adaletin remzidir. Yakub, hasretin gözyaşı; Yûnus, karanlıktan aydınlığa çıkan umut; Yûsuf ise güzelliğin, iftiranın, sabrın ve nihayetinde izzetin en parlak mazmunudur. Böylece divan şiiri, kıssaları nakletmekten öte, onları duygunun ve estetiğin diline çevirir. Peygamberler, beyitlerde yaşayan birer mana yıldızına dönüşür; her biri, insanın iç yolculuğuna ışık tutar.
Tasavvuf, dinin iç yüzünü aralama çabasıdır; görünen kabuğun altındaki özü arayan bir gönül yolculuğu… İnsanlık tarihi boyunca farklı inançlarda mistik arayışlar görülmüşse de İslam’da bu arayış “tasavvuf” adıyla hem bir yaşayış biçimi hem de metafizik bir düşünce sistemi hâline gelmiştir. Şeriat dinin dış düzeni, tasavvuf ise onun kalbidir; biri kabuksa diğeri özdür. Akıl sınırlı yerde durur, ruh ise sonsuza doğru kanat açar; tasavvuf tam da bu eşiğin ötesinde başlar. Bu anlayışın temelinde vahdet fikri yatar: Varlık birdir ve hakikatte Allah’tan başka varlık yoktur. Çokluk, birliğin farklı tecellilerinden ibarettir; deniz, buhar, bulut ve yağmur nasıl aynı suyun hâlleriyse, kâinat da mutlak varlığın görünüşlerinden başka bir şey değildir. Allah, “görünmek ve bilinmek” muradıyla “kün” emriyle âlemi var etmiş; varlık, ilahî güzelliğin aynası olmuştur. Yaratılmışların mahiyeti ise ezelde ilahî ilimde belirlenmiştir.
Tasavvufun kalbinde aşk vardır. Aşk, insan ruhunun Allah’a kavuşma ve onda erime arzusudur. Beşerî aşk, ilahî aşka açılan bir kapı; geçici güzelliklerden mutlak güzelliğe uzanan bir köprüdür. Gerçek aşk, varlığın kaynağına yönelir ve insanı kendi benliğinden geçirerek hakikate ulaştırır. İnsan, bu düşüncede kâinatın özü ve en mükemmel tecellisidir. Allah isim ve sıfatlarını insanda toplamış; onu varlıkla yokluk arasında bir sır kılmıştır. Bedeni faniliği, ruhu ebediliği taşır. İlahi aşkı idrak eden insan “insan-ı kâmil” mertebesine erişir; kendinde Hakk’ı, Hakk’ta kendini bulur.
Türk-İslam dünyasında Ahmed Yesevî ile filizlenen, Yunus Emre ile olgunlaşan tasavvuf düşüncesi; divan ve tekke edebiyatı aracılığıyla zengin bir semboller dünyası kurmuştur. Zühd, fenâ, bekâ, vecd, huzur gibi kavramlarla örülü bu dil; şarabı ilahî bilgiye, meyhaneyi dergâha, sâkîyi mürşide dönüştürerek hakikati mecazın aynasında göstermiştir. Sonuçta tasavvuf, insanın kendi içindeki ilahî cevheri keşfetme çabasıdır. Çoklukta birliği görmek, kabuktan öze yürümek, aşkla yanarak arınmak… Bir yol, bir hâl, bir sırdır tasavvuf; insanı kendinden alıp Hak’ka ulaştıran ince ve derin bir çağrı.
Hâsılı bu yazıda, edebiyatımızda din olgusunun yansımalarını; Kur’ân’ın feyzi, hadisin hikmeti, kıssâ-ı enbiyânın ibreti ve tasavvufun derinliği çerçevesinde ele almaya çalıştık. Neticede görüldü ki Eski Türk Edebiyatı’nda söz, yalnızca bir ifade değil; mana ile derinleşen, inançla yücelen bir medeniyet sesidir.