Mehmet Yusuf Yıldız
Köşe Yazarı
Mehmet Yusuf Yıldız
 

CENNETİN SESSİZ SAHİPLERİ: ANNE VE BABA

Anne baba hakkını, Allah'ın rızasına açılan bir kapı olarak gördüğüm için bu ehemmiyetli konu hakkında bir hatırlatma ya da sahip olduğumuz varlığın kıymetini anlama noktasında bir yazı kaleme almayı arzu ettim. Onları sadece bir güne sığdırmak yerine her an aklımızda ve hayatımızda diri tutmak gayesiyle şahsımla beraber sizleri de bu yazımda hemhal olmaya davet ediyorum. Öncelikle anne babanın neden bu kadar kıymetli ve hürmete layık olduğunu beyan etmek isterim. Evet, Onların hürmete ve saygıya layık olması; ayet ve hadisler başta olmak üzere vicdan ve aklı esas alan bütün eserlerde -inançlı veya inançsız fark etmeksizin- hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir hakikattir. Çünkü anne ve babanın evlatlarına karşı gösterdikleri şefkat hiçbir hakikatle kıyas edilemeyecek derecede muteberdir. Düşünün ki bir anne, hiçbir karşılık beklemeksizin hayatını çocukları için seve seve feda ediyor. Annenin bu yaptığını koca kâinatta yapabilecek bir başka kimse elbette yoktur. Öyleyse onlara hürmet etmek, rızalarını kazanmak ve gönüllerini hoşnut etmek en doğal hakları değil midir? Ana rahmine düştükten ergenliğe ulaşıncaya kadar hangi merhalelerden geçtiğimiz hepimizin malumudur. Annelerimizin bizlere hamile iken çektiği zorluklar, acılar, yorgunluklar ve doğduktan sonraki üzerimize titremeler, sabahlara kadar süren uykusuzluklar... hangi birini anlatayım ki... servet verip de elde edilemeyecek fedakârlıklar... Hepimiz bunları biliyoruz ama maalesef unutuyoruz ya da unutmakla kalmıyor; unutmanın ötesine geçiyoruz. Nasıl mı? Mesela onlara Kur'an'da "öf" demek bile yasaklanmışken onları azarlamak, beğenmemek, onların fıtrî hallerinden utanmak belki de en basit davranışlar halini aldığı ve normalleşmeye yüz tuttuğu inkâr edilebilir mi? Hatta yaşlanınca ev ev dolaşmak zorunda kalan, kimse tarafından kabul edilmek istenmeyen ve yük olarak görülen, içten içe ölümü arzu edilen bu insanların evlatları için katlandıkları zorluklar bu kadar çabuk mu unutuldu? Besleyip büyüttüğü çocuklarının ve torunlarının onların yaşlılıktan gelen hastalıkları karşısında huylanmaları, iğrenmeleri ya da yüzlerine bile bakmaktan kaçınmaları insanlık adına bir utanç değil midir? Onları bir ayak bağı gibi görüp gezip tozmaya mani olduklarını düşünmek, konuşmalarından ve nasihatlerinden rahatsızlık duymak, her hallerinden şikâyet edip akıllarıyla alay etmek, güçlerinin yetmediği zaruri ihtiyaçlarına burun kıvırmak zulüm değil de nedir ki? Peki, öldükten sonra döktüğümüz gözyaşı vicdanımızı rahatlatabilecek mi? Hâlbuki onların Allah'ın rızasına açılan bir kapı, musibetlerin defolmasına bir vesile ve evimizdeki bereketin kaynağı oldukları delilleriyle birlikte asırlarca ispat edilmemiş mi? Sadece insan yaşlandığında tekrar çocukluğuna dönmesi dahi bize her şeyi anlamak için yetiyor. Yasin Suresi 68. ayette "Biz kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz" denildiği gibi yaratılışı tersine çevrilen ve hürmete muhtaç olan anne ve babalarımız tıpkı bizim çocukluğumuza benzemiyor mu?   Unutulmamalıdır ki anne babaya hürmetin iki ciheti var. Biri dünya biri de ahiret. Ahiret ciheti zaten malum olduğu üzere "Cennet anaların ayakları altındadır" ifadesiyle gayet sarih bir surette ifade edilmiş. Aynı şekilde “Allah’ın rızası, anne babanın rızasında; gazabı da anne babanın gazabındadır.” hadisiyle onların rızaları kazanılmadan cennetin hayal dahi edilemeyeceği vurgulanmıştır. Gelelim dünya cihetine. Bence düşünülmesi gereken ilk soru, eğer bize hayat verilirse bir gün bizler de ihtiyar olmayacak mıyız? Peki, hürmet etmeyen nasıl hürmet görecek ya da nasıl böyle bir talepte bulunacak? Ben çocukken anne ve babama emanettim. Onlar emanete ihanet etmedi ve beni bu seviyeye getirdi. Şimdi ise onlar bana birer emanet. Bu öyle bir emanet ki beni hem dünyada hem ahirette ya zelil ya vezir edecek. Öyleyse ya taç giyenlerden olurum ya da taç giyenlere gıpta etmekle kalırım şeklinde düşünmek empati kurmakta bize yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.   Bence bayramlarda tatile gitmek yerine anne ve babamızı ziyarete gidip çocuklarımızı da bu kültüre alıştırmak, kendimiz bakabilecek durumdayken onların nazik vücutlarını ve tüm mahremiyetlerini bakıcılara teslim etmemek, arada sırada aramak yerine gerekirse her gün arayıp halini hatırını sormak, çocukların yanında anne ve babaya kıymet verip asla rencide edecek bir ifade kullanmamak, telefonla oynamak yerine onlarla muhabbet edip yalnızlık hissi yaşatmamak, uzak durmak yerine sarılmak ve doya doya öpmekten onları mahrum bırakmamak bu yaramıza derman olacaktır diye düşünüyorum…   Unutmayalım ki "Bir neslin kaderini,  bir evvelki nesil tayin eder."
Ekleme Tarihi: 26 Ocak 2026 -Pazartesi

CENNETİN SESSİZ SAHİPLERİ: ANNE VE BABA

Anne baba hakkını, Allah'ın rızasına açılan bir kapı olarak gördüğüm için bu ehemmiyetli konu hakkında bir hatırlatma ya da sahip olduğumuz varlığın kıymetini anlama noktasında bir yazı kaleme almayı arzu ettim. Onları sadece bir güne sığdırmak yerine her an aklımızda ve hayatımızda diri tutmak gayesiyle şahsımla beraber sizleri de bu yazımda hemhal olmaya davet ediyorum.

Öncelikle anne babanın neden bu kadar kıymetli ve hürmete layık olduğunu beyan etmek isterim. Evet, Onların hürmete ve saygıya layık olması; ayet ve hadisler başta olmak üzere vicdan ve aklı esas alan bütün eserlerde -inançlı veya inançsız fark etmeksizin- hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir hakikattir. Çünkü anne ve babanın evlatlarına karşı gösterdikleri şefkat hiçbir hakikatle kıyas edilemeyecek derecede muteberdir. Düşünün ki bir anne, hiçbir karşılık beklemeksizin hayatını çocukları için seve seve feda ediyor. Annenin bu yaptığını koca kâinatta yapabilecek bir başka kimse elbette yoktur. Öyleyse onlara hürmet etmek, rızalarını kazanmak ve gönüllerini hoşnut etmek en doğal hakları değil midir?

Ana rahmine düştükten ergenliğe ulaşıncaya kadar hangi merhalelerden geçtiğimiz hepimizin malumudur. Annelerimizin bizlere hamile iken çektiği zorluklar, acılar, yorgunluklar ve doğduktan sonraki üzerimize titremeler, sabahlara kadar süren uykusuzluklar... hangi birini anlatayım ki... servet verip de elde edilemeyecek fedakârlıklar... Hepimiz bunları biliyoruz ama maalesef unutuyoruz ya da unutmakla kalmıyor; unutmanın ötesine geçiyoruz. Nasıl mı? Mesela onlara Kur'an'da "öf" demek bile yasaklanmışken onları azarlamak, beğenmemek, onların fıtrî hallerinden utanmak belki de en basit davranışlar halini aldığı ve normalleşmeye yüz tuttuğu inkâr edilebilir mi? Hatta yaşlanınca ev ev dolaşmak zorunda kalan, kimse tarafından kabul edilmek istenmeyen ve yük olarak görülen, içten içe ölümü arzu edilen bu insanların evlatları için katlandıkları zorluklar bu kadar çabuk mu unutuldu? Besleyip büyüttüğü çocuklarının ve torunlarının onların yaşlılıktan gelen hastalıkları karşısında huylanmaları, iğrenmeleri ya da yüzlerine bile bakmaktan kaçınmaları insanlık adına bir utanç değil midir? Onları bir ayak bağı gibi görüp gezip tozmaya mani olduklarını düşünmek, konuşmalarından ve nasihatlerinden rahatsızlık duymak, her hallerinden şikâyet edip akıllarıyla alay etmek, güçlerinin yetmediği zaruri ihtiyaçlarına burun kıvırmak zulüm değil de nedir ki? Peki, öldükten sonra döktüğümüz gözyaşı vicdanımızı rahatlatabilecek mi? Hâlbuki onların Allah'ın rızasına açılan bir kapı, musibetlerin defolmasına bir vesile ve evimizdeki bereketin kaynağı oldukları delilleriyle birlikte asırlarca ispat edilmemiş mi? Sadece insan yaşlandığında tekrar çocukluğuna dönmesi dahi bize her şeyi anlamak için yetiyor. Yasin Suresi 68. ayette "Biz kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz" denildiği gibi yaratılışı tersine çevrilen ve hürmete muhtaç olan anne ve babalarımız tıpkı bizim çocukluğumuza benzemiyor mu?

 

Unutulmamalıdır ki anne babaya hürmetin iki ciheti var. Biri dünya biri de ahiret. Ahiret ciheti zaten malum olduğu üzere "Cennet anaların ayakları altındadır" ifadesiyle gayet sarih bir surette ifade edilmiş. Aynı şekilde “Allah’ın rızası, anne babanın rızasında; gazabı da anne babanın gazabındadır.” hadisiyle onların rızaları kazanılmadan cennetin hayal dahi edilemeyeceği vurgulanmıştır. Gelelim dünya cihetine. Bence düşünülmesi gereken ilk soru, eğer bize hayat verilirse bir gün bizler de ihtiyar olmayacak mıyız? Peki, hürmet etmeyen nasıl hürmet görecek ya da nasıl böyle bir talepte bulunacak? Ben çocukken anne ve babama emanettim. Onlar emanete ihanet etmedi ve beni bu seviyeye getirdi. Şimdi ise onlar bana birer emanet. Bu öyle bir emanet ki beni hem dünyada hem ahirette ya zelil ya vezir edecek. Öyleyse ya taç giyenlerden olurum ya da taç giyenlere gıpta etmekle kalırım şeklinde düşünmek empati kurmakta bize yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

 

Bence bayramlarda tatile gitmek yerine anne ve babamızı ziyarete gidip çocuklarımızı da bu kültüre alıştırmak, kendimiz bakabilecek durumdayken onların nazik vücutlarını ve tüm mahremiyetlerini bakıcılara teslim etmemek, arada sırada aramak yerine gerekirse her gün arayıp halini hatırını sormak, çocukların yanında anne ve babaya kıymet verip asla rencide edecek bir ifade kullanmamak, telefonla oynamak yerine onlarla muhabbet edip yalnızlık hissi yaşatmamak, uzak durmak yerine sarılmak ve doya doya öpmekten onları mahrum bırakmamak bu yaramıza derman olacaktır diye düşünüyorum…

 

Unutmayalım ki "Bir neslin kaderini,  bir evvelki nesil tayin eder."

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.