Cumhuriyet Dönemi'nin en güzide şairlerinden biri olan Cahit Sıtkı'nın Otuz Beş Yaş şiirini bilmeyen pek azdır. Belki üslup bakımından günlük konuşma diline yakın olması veya herkesin başında olan muhtevaları işlemesi çok bilinmesinde bir etken olabilir. Ancak diğer şiirlerine nispeten Otuz Beş Yaş şiirinin öne çıkması, öyle zannediyorum ki her canlıyı çok yakından ilgilendiren "ölüm" konusunu ele almasından kaynaklanmaktadır. Nitekim insan için en büyük nasihat olan ve lezzetleri acılaştıran ölüm hangimize uzak ki? Ankebut Suresi 57. Ayette "Her nefis ölümü tadacaktır." hatırlatması varken hangimiz buna kayıtsız kalabiliriz ki? Cahit Sıtkı da kalmamış, kalamamış ve "Makber" şairi Abdulhak Hamid'ten sonra bu temanın en büyük şairleri arasında yer almıştır. Zaten Hamit bu şiiri, karısı Fatma Hanım'ın ölümü üzerine kaleme almış ve bu şiirle ilk defa ölüm korkusu edebiyata açık seçik girerek inançların temelden sarsılmaya başladığı fikri akıllarda yankılanmıştı. Artık ölüm Yunus Emre'deki veya Mevlana'daki gibi Allah'a kavuşma ya da asıl menzile ulaşmak değildi. Aksine yok olmak, hiç olmak endişesiydi. Nereden geldim, niçin geldim, nereye gideceğim arayışı beyne giren bir kurttu sanki. Unutmak, düşünmemek, akıldan çıkarmak ya da kayıtsız kalmak ne mümkündü. Biliyordu ki gözünü kapatsa sadece kendine gece yapacaktı. Ama hakikat güneş gibi sönmeyecekti. İşte bu bunalım, çıkış noktası bulma isteği, tatmin olabileceği bir delile tutunma arzusu bu sözleri döküvermişti dilinden.
Bu arayışı en güzel
Şaşırdım kaldım nasıl atsam adım;
Gün kasvet gece kasvet.
Olmuyor seni düşünmemek Tanrım.
Ummamak senden medet.
Suyun dibine vardı ayaklarım;
Suyun dibinde zulmet.
Kalmadı ümidin soluk ve cılız
Işığında bereket.
Ve ölüm, kapımda kişner, sabırsız
Bir at oldu nihayet...
"Şaşırdım Kaldım" şiiri ispat etmiyor mu?
Ölüm temasını Beşir Fuat, Tevfik Fikret, Peyami Safa, Necip Fazıl, A. Hamdi Tanpınar gibi birçok sanatçı Batıdan gelen çağdaş düşüncelerin etkisiyle eski inanışlarıyla çatışma yaşayarak işlemişlerdi. Ancak bu buhran Cahit Sıtkı'da daha farklı tonlarda kendini göstermişti. Çünkü Cahit Sıtkı ölümü hiçbir metafizik fikre kapılmadan veriyor ve tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu. Hatta bunu bir başka nesne üzerinden değil de aynaya baktığı yansımasından hareketle dile getiriyordu.
Otuz Beş Yaş şiirini çocukluğumdan beri okurdum ve ben de otuz beş yaşıma gelince aynen Cahit Sıtkı gibi aynanın karşısına geçerek bu şiiri okuduğumu tasavvur ederdim. Belki de o yaşa ulaştığımda anlayacağımı düşünürdüm. Tevafuk otuz beşime günler kala sizlere yazıyorum. Her ne kadar yolun yarısı olduğuna bir delilimiz olmasa da. Zira şair otuz beş yolun yarısı deyip de kırk altısında gözlerini kapamadı mı hayata? Sahi Yaşamak şartıyla her mihneti kabul etmek ve ölümden bu derece korkmak ne ile açıklanabilirdi? Bu soruların cevapları noktasında Cahit Sıtkı ile farklı pencerelerden baktığımızı fark ediyorum.
İnsan fıtratı itibariyle bekaya tutkundur. Fani ve geçici olan hiçbir lezzet onu tatmin edemez. Ne zaman bir mutluluk hasıl olsa hemen zevalini ve nihayetinde bitip gideceğini düşünür. Çünkü öyle bir fıtrata sahiptir ki onu sadece ebedi olan ve sonu olmayan lezzetler hakiki saadete ulaştırabilir. Elbette bu fıtrat ölümden sonraki hayatın var olduğuna inanılmadığı takdirde fani olmayı kabul etmeyecektir. Ne olacağım düşüncesi içten içe onu buhrana giriftar edip çürütecektir. Dolayısıyla bu durumda insan arayışa, sorgulamaya, bir çıkış noktası bulmaya temayül edecektir. Bulamadığı takdirde ise artık hayat karanlık, kasvetli, içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Şairin,
Yalandır, kaygısız olduğum yalan...
dizeleri bu konudaki kaygısını açık bir şekilde dile getiriyor. Yani fıtratındaki şiddetli beka arzusu fani ve kısa bir hayata razı olamıyor. Ancak daimi yaşam arzusu ile mutmain olabiliyor. Adeta ölümsüzlük istediği için ölümden korkuyor. Öyle ise ölüm bir son mudur yoksa bir başlangıç mıdır? Numunelerini ve gölgelerini gördüğümüz lezzetlerin asılları ve menbaaları yok mudur? Bu vücut dediğimiz giysimiz, bunca bitki ve hayvan sadece şu kısa dünya hayatı için mi yaratılmıştır? Ya da kâinatta var olan düzen, nakış, mizan; bu işleri yapan bir el olduğu fikrine bizleri ulaştırmaz mı? Peki ya evrendeki bunca süs ve sanat, zerrelerden tutun da güneşe kadar boşuna mıdır? Tüm bu sorular bizleri ölümün son olmadığı ve bir başlangıç olduğu düşüncesine ulaştırmaktadır. Nitekim madem insanda ebediyet duygusu var. Öyleyse bu duyguyu insana veren elbette karşılığını da verecektir. Buna en büyük delil ise gözlerimizin ışığı araması, kulaklarımızın sesi araması olamaz mı?
Şiirde ölüm; yaklaşan bir karanlık ve kaçınılmaz bir son olarak ele alınırken İman gözlüğü ile bakıldığı takdirde ebediyete açılan bir kapı, tebdil-i mekân ve hayat vazifesinden bir terhis şekline bürünmektedir. Yine bu gözlükle bakıldığında şiirde bahsedilen vaktin daralması, umudun tükenmesi ifadeleri dostun yanına gitmek, zahmetten rahmete dönmek, dünya zindanından kurtulup huzura ulaşmak gibi tasavvurlara kapı aralıyor. Cahit Sıtkı'nın penceresinden bakacak olursak insan yalnızdır. Kimsesizdir. Ancak ölümü mahbuba kavuşmak ya da Şeb-i Arus olarak telakki edenlere ne demeli?
Evet, "yaşlanmak" bedenin eskimesi, çirkinleşmek, gücün azalması değil de kâmil olmak şeklinde düşünülürse; "ölüm" hayattan kopuş, tarumar olmak, yalnızlaşmak, dostlardan ayrılmak, endişelenmek değil de asıl vatana gitmek, aydınlığa kavuşmak, umutlu olmak, mekân değiştirmek gibi güzel düşünülürse hayatımızın anlam kazanacağına inanıyorum.
Otuz Beş Yaş
Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz;
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim:
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.
N'eylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.
CAHİT SITKI TARANCI