Bazı insanlar sevgiden beslenir.
Fakat onların beslendiği şey, sevilmek değildir; sevmektir.
Onlar için sevgi, gelip geçen bir duygu değil, insanın varoluşuna sinmiş bir ahlâktır. Bu yüzden sevgiyi yalnızca belli insanlara göstermezler. Bir çocuğun gözlerinde de aynı şefkati görürler, yaşlı bir insanın yalnızlığında da, yaralı bir kuşun kanadında da, kuruyan bir ağacın dalında da…
Çünkü onların sevgisi bir kişiye ait değildir; hayata aittir.
Sevgiyle beslenen insan cömerttir.
Sadece malında değil; zamanında, emeğinde, bilgisinde, ilgisinde, duasında ve merhametinde de cömerttir. Hesap yaparak sevmez. Ölçüp biçerek vermez. Çünkü verdikçe eksildiğini değil, çoğaldığını tecrübe etmiştir.
Bu yüzden sevgi onun içinde bir pınar gibidir. Aktıkça berraklaşır, paylaşıldıkça derinleşir. Hem kendini büyütür hem de dokunduğu insanların içindeki iyi tarafı büyütmeye çalışır. Onun en büyük zenginliği, biriktirdikleri değil; çoğalttıklarıdır.
Ne var ki bu insanlar çoğu zaman yanlış anlaşılır.
Karşısındaki kişi bu sevgiyi görünce, "Bana bu kadar değer veriyorsa mutlaka benden bir beklentisi vardır." diye düşünür. Kimi bunu fedakârlık olarak okur, kimi onaylanma ihtiyacı sanır, kimi de sevilme açlığı...
Oysa sevgiyle beslenen insan, yalnız size böyle davranmıyordur.
O, tanımadığı birine de aynı nezaketi gösterir; bir hayvana da aynı merhameti duyar; bir çiçeği de aynı incelikle sever. Çünkü onun davranışı kişiye göre değişmez. Sevgi, onun karakterine dönüşmüştür.
Fakat sevginin en çetin sınavı, çıkarların başladığı yerde verilir.
İnsan, çoğu zaman sevildiği sürece sever. Menfaat ile sevgi aynı yolda uzun süre yürüyemez. Çıkar zedelendiğinde dün hayranlık duyulan cömertlik bugün "fazlalık" olur; takdir edilen yakınlık "müdahale" sayılır; sevgi ise bir anda eleştiriye, kırgınlığa, hatta bazen nefrete dönüşebilir.
Oysa değişen sevgi değildir.
Değişen, sevgiye bakan kalbin niyetidir.
Çünkü niyet bozulduğunda, en saf davranış bile yanlış okunur. İnsan, kendi içindeki hesabı başkasının yüreğine yükler.
İşte en büyük haksızlık da burada başlar.
Sevgi tohumu eken insan, karşısındakinin kalbinde büyüyen her duygunun sorumlusu ilan edilir. Oysa hiç kimse, başkasının sevgiyi nasıl yorumlayacağından sorumlu değildir.
Biz niyetimizden sorumluyuz; başkasının yorumundan değil.
Bir çiftçi tohumu eker. Toprağı hazırlar, suyunu verir. Ama yağmurun ne zaman yağacağını, rüzgârın nasıl eseceğini, her tohumun filiz verip vermeyeceğini belirleyemez. Sevgi de böyledir. İnsan sevgisini sunabilir; fakat onun karşı tarafta hangi duyguya dönüşeceğini yönetemez.
Sevgiyle beslenen insan bunu bilir.
Bu yüzden incinse de incitmemeye çalışır. Hayal kırıklığı yaşasa da insan olma vasfını kaybetmemeye gayret eder. Çünkü onun iyiliği, karşısındakinin tavrına göre değişen bir strateji değil; karakterinin bir parçasıdır.
Belki geri çekilir, belki sessizleşir, belki mesafe koyar... Ama sevgiyi nefrete dönüştürmez. Çünkü bilir ki başkasının vefasızlığı, kendi merhametini kirletmek zorunda değildir.
Belki de bu çağın en büyük yoksulluğu, sevgi eksikliği değil; sevginin değerini anlayacak olgunluğun eksikliğidir.
Gerçek sevgi sahip olmak istemez; çoğaltmak ister.
Ve bazı insanlar, nereye giderlerse gitsinler, arkalarında sevgi tohumları bırakırlar. Kimi o tohumları özenle büyütür, kimi fark etmeden ezer geçer.
Ama tohumu eken, toprağın vicdanından sorumlu değildir.
Çünkü insanı insan yapan, gördüğü karşılık değil; vazgeçmediği hakikattir.
Sevgiyle beslenen insanın en büyük imtihanı nankörlüktür; sevgiyi gören insanın en büyük imtihanı ise vefadır. Ve insan, sevdiği kadar değil; kendisine emanet edilen sevginin kıymetini bildiği kadar insandır.


