Uzm. Aile Danışmanı Belkıs Akay
Köşe Yazarı
Uzm. Aile Danışmanı Belkıs Akay
 

Madalyonun Diğer Yüzü; Erkeğin Evi Neresidir?

Merhaba kıymetli okurlarım, Genelde kadınların omuzlarındaki yükten, uğradıkları haksızlıklardan veya toplumsal baskılardan bahsederiz. Ancak bugün, üzerinde pek durulmayan, biraz can yakıcı, bir o kadar da gerçek, konuşulurken çekinilen ama içten içe pek çok yuvayı kemiren başka bir meseleyi masaya yatırmak istiyorum. Birazda erkeğin evde gördüğü haksızlık ve yaşadığı duygusal yalnızlıktan bahsedelim. Modern dünya bize "özgürlük" ve "eşitlik" adı altında öyle kavramlar sundu ki, maalesef bu kavramlar en çok yuvalarımızın altını oydu. Özellikle bazı kadınların sığındığı o meşhur savunma mekanizması  olan "Ben onun hizmetçisi miyim, annesi miyim?" cümlesi karşımıza çıkmaya başladı. Bir aile danışmanı olarak açıkça söylüyorum. Bu cümle ve yaklaşım, yapıcı değil, aileyi paramparça eden bir dinamittir. Elbette kadın her şeye tek başına yetişmek zorunda değildir. Yorulduğunda yardımcı çağırabilir, hafta sonu eşinden destek isteyebilir. Ancak, "Ben bunun için evlenmedim, temizlik de yapmam, yemek de yapmam" deme lüksüne kimse sahip değildir.  Hayat Müşterekse, Sorumluluk da Müşterektir. Ekonomik şartların bu kadar ağırlaştığı, dışarıda ekmek kavgasının adeta bir savaşa dönüştüğü bu devirde; bir erkek sabahtan akşama kadar ailesi için ter döküp "finansörlük" yapıyorsa, kadının da evin huzurunu, düzenini ve mutfağını çekip çevirmesi bir tercih değil, adil bir sorumluluktur. Doğaya bir bakın; milyonlarca canlı türünde "yuvayı dişi kuş yapar" gerçeği hiç şaşmaz. Bu bir ezilme hikayesi değil, bir yaratılış dengesidir. Erkek dışarıdaki fırtınayla boğuşurken, kadın o fırtınadan sığınılacak güvenli limanı inşa etmekle mükelleftir. Kadın da çalışıyorsa yükler paylaşılır, iş bölümü yapılır. Kadının çalışıyor olması, erkeği evde yok sayma veya ona karşı sorumluluklarını tamamen askıya alma hakkını vermez. Ekonomik özgürlük, kadına bir güven vermelidir. Eşine karşı bir "tahakküm aracı" olamaz. "Ben de çalışıyorum, ben de yoruluyorum" cümlesi; bir bardak çayı esirgemenin, kapıda bir güler yüzü çok görmenin ya da erkeği çocukların gözünde değersizleştirmenin kılıfı olmamalıdır. Bir erkek için dışarıdaki başarısı kadar, evindeki "saygınlığı" da hayati önem taşır. Kadın, "Benim param var, sana ihtiyacım yok" tavrıyla hareket edip erkeği evde bir gölgeye çevirirse; adam o evden ruhen kopar. Çünkü erkek, fıtratı gereği "ihtiyaç duyulmak" ve "saygı görmek" ister. Bu ihtiyacı karşılanmadığında, evlilik sadece aynı çatı altında yaşayan iki yabancının hikayesine dönüşür. Bir erkeğin akşam eve geldiğinde; "Yemek olmasa da olur, yeter ki kapıda beni mutlu bir yüz karşılasın" demesi bir lüks değil, en doğal hakkıdır. Gün boyu hayatın yükünü omuzlamış, akşam olup kapıyı açtığında tek bir beklentisi vardır. O da; Aidiyettir! Eğer bir evde paylaşılan ortak bir neşe, bir sofra sıcaklığı veya birbirinin gözünün içine bakarak edilen bir sohbet yoksa; orası artık yuva değil, sadece akşamdan akşama uğranılan bir han hükmündedir. Adamın ne yaparsa yapsın karşılık bulamadığı, iyi sözün de kötü sözün de o duvarda yankılanıp geri döndüğü bir ortamda, evlilik bağları tek tek kopmaya başlar. Hikaye hep benzer bir sonla bitiyor. Evde değersizleşen, varlığıyla yokluğu bir olan adam, dışarıda kendisine "Sen değerlisin, varlığın beni mutlu ediyor" diyen başka bir sese yöneliyor. Bu bir kaçış mı? Belki! Bir hata mı? Evet! Ama bu hataya giden yolun taşlarını sadece bir taraf döşemiyor. Sürekli bir hak arayışı maskesi altında, eşine bir bardak su vermeyi veya güler yüzle sıcak bir sofra kurmayı "küçüklük" sanan  söylemler, aslında en çok kadını yalnızlaştırıyor. İşler çığırından çıkıp boşanma noktasına gelindiğinde, o güne kadar "ne halin varsa gör" denilen adam, bir başkasının hayatında değer gördüğünde aniden kıymete biniyor. O kayıtsızlık, yerini bir anda "bulunmaz Hint kumaşı" öfkesine bırakıyor. Ne yazık ki, o paha biçilemez bağlar çoktan kopmuş, tamir edilmesi ya da yeniden bağlanması imkansız bir hal alıyor. Oysa sevgi ve saygı, birini kaybetme korkusuyla değil, onun varlığına duyulan saygıyla yaşatılmalıdır. Burada amacımız kimseyi kınamak veya hataları meşrulaştırmak değil; sebep-sonuç ilişkisini profesyonel bir süzgeçten geçirmektir. Ataerkil toplum kültürümüzün özünde yatan karşılıklı hürmet, bir hiyerarşi değil, bir denge meselesidir. Kadın kadınlığını, erkek erkekliğini o vakarlı duruşuyla koruduğunda, o evde ne saltanat kavgası olur ne de dışarıda aranan sahte mutluluklara gerek kalır. Unutmayalım ki; bir adamı evine bağlayan şey sadece nikah cüzdanı değil, kapıdan girdiğinde hissettiği o güler yüzle karşılanan "hoş geldin" sıcaklığının verdiği Aidiyettir. Sevgilerimle Uzm. Aile Danışmanı & Belkıs AKAY
Ekleme Tarihi: 09 Nisan 2026 -Perşembe

Madalyonun Diğer Yüzü; Erkeğin Evi Neresidir?

Merhaba kıymetli okurlarım,
Genelde kadınların omuzlarındaki yükten, uğradıkları haksızlıklardan veya toplumsal baskılardan bahsederiz. Ancak bugün, üzerinde pek durulmayan, biraz can yakıcı, bir o kadar da gerçek, konuşulurken çekinilen ama içten içe pek çok yuvayı kemiren başka bir meseleyi masaya yatırmak istiyorum.

Birazda erkeğin evde gördüğü haksızlık ve yaşadığı duygusal yalnızlıktan bahsedelim. Modern dünya bize "özgürlük" ve "eşitlik" adı altında öyle kavramlar sundu ki, maalesef bu kavramlar en çok yuvalarımızın altını oydu. Özellikle bazı kadınların sığındığı o meşhur savunma mekanizması  olan "Ben onun hizmetçisi miyim, annesi miyim?" cümlesi karşımıza çıkmaya başladı.
Bir aile danışmanı olarak açıkça söylüyorum. Bu cümle ve yaklaşım, yapıcı değil, aileyi paramparça eden bir dinamittir. Elbette kadın her şeye tek başına yetişmek zorunda değildir. Yorulduğunda yardımcı çağırabilir, hafta sonu eşinden destek isteyebilir. Ancak, "Ben bunun için evlenmedim, temizlik de yapmam, yemek de yapmam" deme lüksüne kimse sahip değildir.

 Hayat Müşterekse, Sorumluluk da Müşterektir.

Ekonomik şartların bu kadar ağırlaştığı, dışarıda ekmek kavgasının adeta bir savaşa dönüştüğü bu devirde; bir erkek sabahtan akşama kadar ailesi için ter döküp "finansörlük" yapıyorsa, kadının da evin huzurunu, düzenini ve mutfağını çekip çevirmesi bir tercih değil, adil bir sorumluluktur. Doğaya bir bakın; milyonlarca canlı türünde "yuvayı dişi kuş yapar" gerçeği hiç şaşmaz. Bu bir ezilme hikayesi değil, bir yaratılış dengesidir. Erkek dışarıdaki fırtınayla boğuşurken, kadın o fırtınadan sığınılacak güvenli limanı inşa etmekle mükelleftir.

Kadın da çalışıyorsa yükler paylaşılır, iş bölümü yapılır. Kadının çalışıyor olması, erkeği evde yok sayma veya ona karşı sorumluluklarını tamamen askıya alma hakkını vermez. Ekonomik özgürlük, kadına bir güven vermelidir. Eşine karşı bir "tahakküm aracı" olamaz. "Ben de çalışıyorum, ben de yoruluyorum" cümlesi; bir bardak çayı esirgemenin, kapıda bir güler yüzü çok görmenin ya da erkeği çocukların gözünde değersizleştirmenin kılıfı olmamalıdır.

Bir erkek için dışarıdaki başarısı kadar, evindeki "saygınlığı" da hayati önem taşır.
Kadın, "Benim param var, sana ihtiyacım yok" tavrıyla hareket edip erkeği evde bir gölgeye çevirirse; adam o evden ruhen kopar. Çünkü erkek, fıtratı gereği "ihtiyaç duyulmak" ve "saygı görmek" ister. Bu ihtiyacı karşılanmadığında, evlilik sadece aynı çatı altında yaşayan iki yabancının hikayesine dönüşür.

Bir erkeğin akşam eve geldiğinde; "Yemek olmasa da olur, yeter ki kapıda beni mutlu bir yüz karşılasın" demesi bir lüks değil, en doğal hakkıdır. Gün boyu hayatın yükünü omuzlamış, akşam olup kapıyı açtığında tek bir beklentisi vardır.
O da; Aidiyettir!

Eğer bir evde paylaşılan ortak bir neşe, bir sofra sıcaklığı veya birbirinin gözünün içine bakarak edilen bir sohbet yoksa; orası artık yuva değil, sadece akşamdan akşama uğranılan bir han hükmündedir. Adamın ne yaparsa yapsın karşılık bulamadığı, iyi sözün de kötü sözün de o duvarda yankılanıp geri döndüğü bir ortamda, evlilik bağları tek tek kopmaya başlar.

Hikaye hep benzer bir sonla bitiyor. Evde değersizleşen, varlığıyla yokluğu bir olan adam, dışarıda kendisine "Sen değerlisin, varlığın beni mutlu ediyor" diyen başka bir sese yöneliyor. Bu bir kaçış mı? Belki! Bir hata mı? Evet!
Ama bu hataya giden yolun taşlarını sadece bir taraf döşemiyor. Sürekli bir hak arayışı maskesi altında, eşine bir bardak su vermeyi veya güler yüzle sıcak bir sofra kurmayı "küçüklük" sanan  söylemler, aslında en çok kadını yalnızlaştırıyor.

İşler çığırından çıkıp boşanma noktasına gelindiğinde, o güne kadar "ne halin varsa gör" denilen adam, bir başkasının hayatında değer gördüğünde aniden kıymete biniyor. O kayıtsızlık, yerini bir anda "bulunmaz Hint kumaşı" öfkesine bırakıyor. Ne yazık ki, o paha biçilemez bağlar çoktan kopmuş, tamir edilmesi ya da yeniden bağlanması imkansız bir hal alıyor. Oysa sevgi ve saygı, birini kaybetme korkusuyla değil, onun varlığına duyulan saygıyla yaşatılmalıdır.

Burada amacımız kimseyi kınamak veya hataları meşrulaştırmak değil; sebep-sonuç ilişkisini profesyonel bir süzgeçten geçirmektir.

Ataerkil toplum kültürümüzün özünde yatan karşılıklı hürmet, bir hiyerarşi değil, bir denge meselesidir. Kadın kadınlığını, erkek erkekliğini o vakarlı duruşuyla koruduğunda, o evde ne saltanat kavgası olur ne de dışarıda aranan sahte mutluluklara gerek kalır.

Unutmayalım ki; bir adamı evine bağlayan şey sadece nikah cüzdanı değil, kapıdan girdiğinde hissettiği o güler yüzle karşılanan "hoş geldin" sıcaklığının verdiği Aidiyettir.

Sevgilerimle
Uzm. Aile Danışmanı & Belkıs AKAY

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.