Modern dünyada İslam hukukundan söz açıldığında en çok gündeme getirilen meselelerden biri, hırsızlık suçuna verilen had cezasıdır. Çoğu zaman bu hüküm, ait olduğu hukuk sistemi, inanç zemini ve ahlâkî bütünlükten koparılarak değerlendirilir. Böyle olunca da insanlar, sadece kesilen ele bakar; o elin neden çok nadiren kesildiğini, hatta asıl hedefin el kesmek değil el uzatmayı engellemek olduğunu göremez.
Oysa İslam'ın hedefi cezalandırmak değil, suçu doğmadan önlemektir. Ceza, sistemin merkezi değil; en son başvurulan tedbirdir. Esas olan ise insanın vicdanında kurulan mahkemedir.
Bediüzzaman Said Nursî, bu hakikati Asâr-ı Bediiyye'de son derece dikkat çekici bir şekilde ortaya koyar. Önce meselenin temelini şu ifadelerle özetler:
"Evet millet-i İslâmiyenin sebeb-i saadeti, yalnız ve yalnız hakaik-i İslâmiye ile olabilir. Ve hayat-ı içtimaiyesi ve saadet-i dünyeviyesi şeriat-ı İslâmiye ile olabilir. Yoksa adalet mahvolur. Emniyet zîr ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır."
Bu cümlelerde dikkat çekilen nokta yalnızca bir hukuk sistemi değildir. Burada anlatılan; adaletin, ahlâkın, emniyetin ve toplumsal huzurun birbirinden koparılamayacak kadar iç içe olduğudur. Çünkü hukuk, insanın yalnız dış davranışını düzenler; iman ise davranışın doğduğu kalbi ve vicdanı.
Bugünün hukuk anlayışı büyük ölçüde suç işlendikten sonra devreye girer. Polis araştırır, savcı soruşturur, mahkeme karar verir ve ceza infaz edilir. Bütün süreç, fiilden sonradır. İslâm ise suçu işlenmeden önce insanın içinde durdurmayı hedefler.
İşte had cezalarının asıl sırrı da burada gizlidir.
Bediüzzaman bunu şu cümlelerle ifade eder:
"...Had ve ceza, emr-i İlahî ve adalet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit; hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki latîfeleri müteessir ve alâkadar olurlar."
Bu cümle, meselenin özüdür.
Çünkü insan yalnız akıldan ibaret değildir. Onun nefsi vardır, arzuları vardır, vicdanı vardır, kalbi vardır. İnsan çoğu zaman sadece mantığıyla değil; hisleri, ihtirasları ve hevesleriyle hareket eder.
Kanun yalnız akla hitap eder.
İman ise akıl ile birlikte kalbe, vicdana ve ruha da hitap eder.
İşte bu sebeple Kur'ân'ın koyduğu had cezalarının tesiri yalnız mahkeme salonlarında değil, insanın iç dünyasında ortaya çıkar.
Bediüzzaman'ın tasvir ettiği ruh hâli bunun en çarpıcı örneklerinden biridir:
"... bir hırsız elini başkasının malına uzattığı dakikada, hadd-i şer'înin icrasını tahattur eder. Arş-ı İlahîden nâzil olan emir hatırına gelir. İmanın hâssası ile, kalbin kulağı ile, Kelâm-ı Ezelîden gelen ve 'hırsız elinin i'damına' hükmeden
اَلسَّارِقُ وَ السَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا اَيْدِيَهُمَا
(Maide, 5/38)
âyetini hissedip işitir gibi iman ve itikadı heyecana, hissiyat-ı ulviyesi harekete gelir. Ruhun etrafından, vicdanın derin yerlerinden, o sirkat meyelanına hücum gibi bir halet-i ruhiye hasıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelan parçalanır, çekilir. Git gide o meyelan bütün bütün kesilir. Çünki yalnız vehim ve fikir değil, belki manevî kuvveleri -akıl, kalb ve vicdan- birden o hisse, o hevese hücum eder. Hadd-i şer'îyi tahattur ile ulvî zecr ve vicdanî bir yasakçı o hissin karşısına çıkar, susturur.
Evet iman kalbde, kafada daimî bir manevî yasakçı bıraktığından fena meyelanlar histen, nefisten çıktıkça 'yasaktır' der, tardeder kaçırır.
Evet insanın fiilleri kalbin, hissin temayülatından çıkar. O temayülat, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeğe çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevkedip mağlub etmez."
Dikkat edilirse burada anlatılan şey, kesilen el değil; elin uzanmasını engelleyen imandır.
İşte İslâm hukukunun asıl caydırıcılığı buradadır.
Modern ceza sistemleri çoğu zaman yakalanma ihtimalini düşündürür.
Kur'ân'ın terbiyesi ise Allah'ın huzurunda bulunma şuurunu kazandırır.
Biri polisi hatırlatır.
Diğeri Rabbini...
Birincisi dışarıdan gözetler.
İkincisi içeriden denetler.
Bu sebeple gerçek caydırıcılık, kameraların çoğalmasıyla değil; vicdanların uyanmasıyla sağlanır.
Nitekim bugün dünyanın pek çok ülkesinde hırsızlık suçuna ağır hapis cezaları uygulanmasına rağmen milyonlarca güvenlik kamerası, alarm sistemi, çelik kasa, elektronik takip sistemi kullanılmaktadır. Çünkü korku dışarıdadır; fırsat bulunduğunda nefis yeniden harekete geçebilmektedir.
İman ise insan yalnızken de onu gören bir Murakıbın bulunduğunu öğretir. Bu sebeple insanı durduran esas kuvvet, polis değil vicdandır.
Elbette burada şu önemli hakikati de unutmamak gerekir:
İslâm hukukunda had cezalarının uygulanabilmesi için son derece ağır şartlar vardır. Açlık, zaruret, mecburiyet, şüphe, kamu hakkı, malın korunma şekli, ispat şartları gibi birçok unsur titizlikle değerlendirilir. Şüphe bulunan yerde had uygulanmaz. Dolayısıyla İslâm hukukunun maksadı mümkün olduğunca ceza vermek değil; mümkün olduğunca suçun oluşmasını engellemektir.
Nitekim Hz. Ömer (ra), kıtlık yılında insanların açlıktan dolayı hırsızlığa yöneldiği dönemde had cezasını uygulamamıştır. Çünkü mesele yalnız suça bakmak değil; suçu doğuran şartları da adaletle değerlendirmektir.
Bu örnek bize çok önemli bir gerçeği öğretir:
İslâm hukuku sadece cezayı değil, sosyal adaleti de emreder.
Aç bıraktığı insanın elini kesen bir sistem değil; önce açlığı gideren, sonra hırsızlığı cezalandıran bir sistemdir.
Çünkü Kur'ân'ın adaleti yalnız mahkemede değil; pazarda, ekonomide, yöneticide, komşulukta ve toplumun her katmanında tecelli eder.
İnsanların temel ihtiyaçları karşılanmadan adalet tamamlanmış olmaz.
Bu sebeple İslâm'ın had hükümlerini yalnız ceza maddeleri olarak okumak büyük bir eksikliktir.
Onlar aynı zamanda toplumun iman seviyesini, ahlâkını, sosyal adaletini ve yöneticilerin sorumluluğunu da içine alan büyük bir hukuk sisteminin parçalarıdır.
Bediüzzaman'ın şu cümlesi bütün meseleyi özetlemektedir:
"...Demek hakikî adalet ve tesirli ceza odur ki: Allah'ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner.
İşte bu cüz'î sirkat mes'elesine sair küllî ve şümullü ahkâm-ı İlahiye kıyas edilsin, tâ anlaşılsın ki: Saadet-i beşeriye, dünyada adalet ile olabilir. Adalet ise, doğrudan doğruya Kur'anın gösterdiği yol ile olabilir..."
(Asâr-ı Bediiyye)
Bugün insanlık, her zamankinden daha fazla güvenlik teknolojisine sahip...
Fakat aynı zamanda her zamankinden daha fazla güvenlik endişesi yaşıyor.
Demek ki kamera sayısını artırmak tek başına çözüm değildir.
Asıl ihtiyaç, vicdanı diri tutacak bir ahlâk ve iman eğitimidir.
Bugün asıl tartışılması gereken soru şudur:
İnsanları suç işledikten sonra cezalandıran bir sistem mi daha başarılıdır; yoksa insanı daha suça yönelmeden kendi vicdanıyla durduran bir sistem mi?
Kur'ân'ın hedefi, mahkemeleri dolduracak suçlular üretmek değil; mahkemelere ihtiyaç bırakmayacak faziletli insanlar yetiştirmektir.
Çünkü gerçek adalet, sadece suçluyu cezalandırmak değildir.
Asıl adalet; suçun doğmasına fırsat vermeyecek bir vicdan inşa edebilmektir.

