Kahramanmaraş’ta hava ayazdı. Şubatın sert soğuğu, geceyi cam gibi kesmişti.
Mustafa Bey, sobanın yanındaki minderinde uyuyakalmıştı. Eşi Hatice Hanım, çocukların üzerini bir kez daha örtüp yatmıştı. Küçük Elif, en sevdiği pembe battaniyesine sarılmıştı.
Saat 04.17’de önce bir uğultu duyuldu.
Sanki yerin altından gelen bir homurtu…
Sonra dünya birden silkindi.
Duvarlar çatladı. Camlar patladı. Elektrikler kesildi.
Bağırışlar, dualar, tekbirler, ağlamalar birbirine karıştı.
“Allah’ım!” diye haykırdı Hatice Hanım.
O an zaman durdu.
Binanın kolonları inledi, merdivenler çöktü, karanlık her şeyi yuttu.
Sessizlik ve Çığlık
Deprem sustuğunda şehir yoktu.
Sokak yoktu.
Ev yoktu.
Sadece toz bulutu ve çığlık vardı.
Mustafa Bey gözünü açtığında üstü beton parçalarıyla örtülüydü. Kolunu oynatabiliyordu ama ayağını hissetmiyordu. Karanlıkta bir ses duydu:
“Baba…”
Elif’ti.
O an insanın içini ikiye bölen bir şey vardır ya…
Hem şükür hem korku.
“Buradayım kızım, buradayım…” diye fısıldadı.
Saatler geçti. Soğuk, beton kadar ağırdı.
Yan daireden bir kadın sürekli dua ediyordu. Bir süre sonra sesi kesildi.
Gündüz 13.24’te ikinci deprem geldiğinde, enkazın içindekiler yeniden sallandı. Zaten kırılmış umutlar bir kez daha sarsıldı.
Bekleyiş
Hatay’da bir baba, enkaz başında 36 saat boyunca kızının elini tuttu.
El soğuktu ama bırakmadı.
Adıyaman’da bir anne, enkazdan sağ çıkan oğluna sarılırken diğer çocuğunun cansız bedenine bakıyordu.
Sevinç ve yas aynı kalpte yan yana duruyordu.
Gaziantep’te bir kurtarma görevlisi, 72 saat sonra bir bebeği sağ çıkardığında ağlamaya başladı.
“Benim de kızım var,” dedi.
O gün Türkiye ağladı Ahmet.
Ama sadece ağlamadı…
İnsanlık
Köylerden traktörler geldi.
Gençler arabalarına battaniye doldurdu.
Fırıncılar sabaha kadar ekmek yaptı.
Bir teyze, kendi evi hasarlı olmasına rağmen sobasını sokağa çıkardı, çorba kaynattı.
Bir genç, hiç tanımadığı bir çocuğu montunun içine alıp ısıttı.
Bir asker, enkazdan çıkardığı yaşlı amcayı sırtında kilometrelerce taşıdı.
O gün herkes birinin evladı oldu.
Herkes birinin kardeşi oldu.
Kayıplar
Ama bazı sandalyeler hep boş kaldı.
Bir nişan yüzüğü enkazdan çıktı.
Bir okul çantası, içinden yarım kalmış ödevle bulundu.
Bir telefonun ekranında şu yazıyordu:
“Anne beni kurtarın.”
Bazı cümleler yarım kaldı.
Bazı vedalar hiç söylenemedi.
Üç Yıl Sonra
Şimdi üzerinden üç yıl geçti.
Yeni binalar yükseliyor.
Yeni hayatlar kuruluyor.
Ama 6 Şubat sabahı saat 04.17’de zaman hâlâ bir yerde donmuş duruyor.
O gece kaybettiklerimiz sadece insanlar değildi.
Bir neslin çocukluğu, bir şehrin hafızası, bir annenin gülüşü de enkaz altında kaldı.
Fakat şunu da gördük:
Bu millet yıkılır ama dağılmaz.
Ağlar ama vazgeçmez.
Acır ama unutmadan ayağa kalkar.
Ahmet dostum…
Deprem bize şunu öğretti:
Hayat pamuk ipliğine bağlı. Sevdiklerimize sarılmak için yarını beklememek gerekiyor.
Rabbim bir daha böyle bir acıyı bu millete yaşatmasın.
Vefat edenlere rahmet, kalanlara sabır versin.