Bir cemaatin büyüklüğü; binalarının, kasasının, şirketlerinin veya mensuplarının sayısıyla değil, yetiştirdiği insanın ahlâkıyla ölçülür.
Türkiye bugün yine zor bir sorunun karşısında.
Günlerdir “Süleymancılar” olarak bilinen yapı hakkında yürütülen soruşturmayı, gözaltıları, para hareketlerine ilişkin iddiaları ve yurt dışına para çıkarıldığı yönündeki haberleri konuşuyoruz.
Rakamlar havada uçuşuyor.
İddialar ağır.
Kamuoyunun merakı büyük.
Fakat böyle zamanlarda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, heyecan değil hakikattir.
Çünkü hukukta iddia başka şeydir, delil başka, hüküm bambaşka…
Kimseyi mahkeme kararı olmadan suçlu ilan etmek ne adalettir ne de Müslüman ahlâkına yakışır.
Fakat aynı şekilde, bir yapının arkasında dinî bir isim, tarihî bir şahsiyet veya kutsal kabul edilen bir hizmet bulunuyor diye ciddi iddiaları görmezden gelmek de adalet değildir.
İşte tam burada, asıl soruya geliyoruz:
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri kimdi ve bugün onun yolunda olduğunu söyleyenler gerçekten onun yolunda mı?
---
Bir isimden daha fazlası
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri'ni anlamadan “Süleymancılık” tartışmasını anlamak mümkün değildir.
O, ömrünü Kur’an öğretmeye, talebe yetiştirmeye ve dinî ilimleri yaşatmaya adamış bir âlimdi.
Dinin ve din eğitiminin son derece zor şartlardan geçtiği yıllarda, büyük bedeller ödeyerek talebe yetiştirdi.
Baskılar gördü.
Sorgulandı.
Hapsedildi.
İşkence gördü.
Ama geri adım atmadı.
Çünkü onun meselesi makam değildi.
Servet değildi.
İktidar değildi.
Mesele Kur’an’dı.
Mesele ilimdi.
Mesele nesillerin dinî bilgisini kaybetmemesiydi.
Belki de bu yüzden Süleyman Efendi'nin hayatına baktığımızda insanın karşısına önce büyük bir ekonomik organizasyon değil, çile çekmiş bir ilim adamı çıkıyor.
Bugün tartışmamız gereken ilk nokta da burasıdır.
---
Peki sonra ne oldu?
İşte hikâyenin zor tarafı burada başlıyor.
Bir insanın kurduğu güzel bir hizmet, zaman içerisinde büyük bir yapıya dönüşebilir.
Yurtlar açılır.
Kurslar açılır.
Dernekler kurulur.
Şirketler oluşur.
Milyonlarca liralık ekonomik hareketler başlar.
Yurt dışına uzanan büyük bir organizasyon meydana gelir.
Ve bir noktadan sonra şu soru ortaya çıkar:
Hizmet mi büyümüştür, yoksa sistem mi?
Bu ikisi aynı şey değildir.
Bir yapı büyüyebilir.
Ama büyürken ruhunu kaybedebilir.
Bir cemaatin mensupları çoğalabilir.
Ama ahlâkı aynı oranda büyümeyebilir.
Binalar yükselebilir.
Fakat gönüller küçülebilir.
İşte asıl tehlike budur.
---
Süleyman Efendi'nin adıyla yaşamak başka, ahlâkıyla yaşamak başka
Bugün birileri çıkıp,
“Biz Süleyman Efendi'nin talebeleriyiz.”
diyebilir.
Peki bunun ölçüsü nedir?
Bir insanın gerçekten bir âlimin yolundan gidip gitmediğini nasıl anlayacağız?
Cevap aslında çok basit:
Sözüne değil, ahlâkına bakacağız.
Kur'an öğretiyor mu?
Güzel.
Peki emanete riayet ediyor mu?
Talebe yetiştiriyor mu?
Güzel.
Peki yetiştirdiği insanlara hakkaniyeti öğretiyor mu?
Yurtlar açıyor mu?
Güzel.
Peki o yurtlarda toplanan paranın hesabını şeffaf biçimde verebiliyor mu?
İnsanları bir araya getiriyor mu?
Güzel.
Peki kendisine yakın olanla olmayan arasında adaletli davranıyor mu?
İşte mesele burada.
Çünkü dindarlık sadece ibadetlerin çoğalması değildir.
Dindarlık, emanete sadakattir.
Dindarlık, kul hakkından korkmaktır.
Dindarlık, kendisine ait olmayan tek kuruşa bile el uzatmamaktır.
Dindarlık, gerektiğinde kendi kardeşine karşı bile hakkı söyleyebilmektir.
---
Para büyüdükçe imtihan da büyür
İslam'ın en ağır kavramlarından biri “emanet”tir.
Emanet sadece bir yetimin malını korumak değildir.
Emanet;
insanların güvenidir.
Emanet;
toplanan bağışlardır.
Emanet;
talebenin hakkıdır.
Emanet;
vakfın malıdır.
Emanet;
milletin parasıdır.
Emanet;
Allah adına insanların gönlünden alınan her kuruştur.
Dolayısıyla bugün kamuoyuna yansıyan mali iddialar doğru mudur, değil midir; bunu hukuk ortaya çıkaracaktır.
Fakat eğer gerçekten çok büyük miktarlarda para hareketleri söz konusuysa, bunun hesabının sorulması son derece tabiidir.
Çünkü hesap vermek suçluluk değil, şeffaflıktır.
Masum olan neden hesabını vermekten korksun?
---
“Cemaat” dokunulmazlık zırhı değildir
Türkiye'nin önemli sorunlarından biri de şudur:
Bir insan bir cemaatin mensubu olduğunda, bazen cemaat onun için bir kimlik olmaktan çıkıp bir dokunulmazlık zırhına dönüşebiliyor.
“Bizden.”
“Bizim hocamız.”
“Bizim cemaat.”
“Bizim büyükler.”
Hayır!
Hakikat “bizden” veya “onlardan” diye ayrılmaz.
Hakikat hakikattir.
Yanlış, kim yaparsa yapsın yanlıştır.
Doğru, kim söylerse söylesin doğrudur.
Bir Müslümanın adalet anlayışı tam olarak budur.
---
Fakat bir başka tehlike daha var
Burada çok dikkatli olmamız gereken başka bir nokta daha var.
Bugün bir yapı hakkında soruşturma var diye, o yapının içerisinde bulunan bütün insanları suçlamak da büyük bir haksızlık olur.
Yıllarca Kur'an öğreten bir hocayı,
öğrencisine burs veren bir insanı,
yurdunu öğrencisine açan bir hayırseveri,
gecesini gündüzünü talebelere ayıran bir eğitim gönüllüsünü,
sırf aynı yapı içerisinde bulunuyor diye töhmet altında bırakmak doğru değildir.
Suç şahsidir.
İslam da hukuk da bunu söyler.
Bu nedenle yapılması gereken cemaatleri toptan mahkûm etmek değil;
yanlış yapanı ortaya çıkarmak, masumu korumak ve gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktır.
---
Asıl korkmamız gereken şey
Ben bugün bu tartışmada en çok başka bir şeyden korkuyorum.
Din adına yapılan hizmetlerin ticari ve siyasi tartışmaların gölgesinde kalmasından…
Çünkü bir cemaatin yöneticileri hakkında ortaya atılan ağır iddialar, sadece o yöneticileri ilgilendirmiyor.
Bütün dinî yapılara zarar verebiliyor.
İnsanların hocaya güvenini sarsabiliyor.
Kur'an kursuna bakışını değiştirebiliyor.
Hayır yapma duygusunu zayıflatabiliyor.
“Acaba verdiğim para nereye gidiyor?” sorusunu insanların zihnine yerleştirebiliyor.
İşte bu, çok tehlikeli bir sonuçtur.
Çünkü bir insanın dine olan güvenini kazanmak yıllar sürer; kaybettirmek ise bazen tek bir skandala bakar.
---
Süleyman Efendi bugün yaşasaydı…
Bu soruyu sormak kolay.
“Bugün yaşasaydı şöyle yapardı.”
Bunu kesin olarak bilemeyiz.
Fakat hayatını biliyoruz.
Çilesini biliyoruz.
Talebelerini biliyoruz.
Kur'an'a verdiği değeri biliyoruz.
İlim uğruna katlandığı sıkıntıları biliyoruz.
Ve şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
Onun mirasını yalnızca binalarla açıklamak mümkün değildir.
Onun mirası insandır.
Ahlâktır.
İlimdir.
Kur'an'dır.
İstikamettir.
O hâlde bugün onun adını taşıyan herkesin kendisine sorması gereken soru şudur:
“Ben onun ismini mi taşıyorum, yoksa onun ahlâkını mı?”
Bu sorunun cevabı çok şey anlatır.
---
Gölge büyüdüğünde ışığı unutmayalım
Her büyük şahsiyetin ardından bir gelenek oluşur.
Ama gelenek ile hakikat aynı şey değildir.
Bir yolun adı güzel olabilir.
Bir cemaatin tarihi büyük olabilir.
Bir hocanın hatırası aziz olabilir.
Ama hiçbir tarihî miras, bugünkü yanlışların üzerini örtmek için kullanılamaz.
Aynı şekilde bugünkü bir soruşturma da geçmişte yapılmış bütün güzel hizmetleri çöpe atmak için kullanılamaz.
Adalet ikisini de aynı anda yapabilmektir.
Hem iyiliği teslim etmek…
Hem yanlışa “yanlış” diyebilmek.
Hem geçmişe saygı göstermek…
Hem bugünü sorgulamak.
Hem masumu korumak…
Hem suçlu varsa hesabını sormak.
---
Son söz: Yolun ölçüsü yolcunun ahlâkıdır
Belki de bugün Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri'nin adını taşıyan herkesin önünde çok önemli bir imtihan var.
Bu imtihan mahkeme salonlarında başlamadı.
Bu imtihan çok daha önce başladı.
Para ile imtihan…
Makam ile imtihan…
Güç ile imtihan…
İnsanların güveni ile imtihan…
Çünkü insan fakirken emanete sadık olabilir.
Asıl mesele, güçlendiğinde de aynı kalabilmektir.
Bir cemaat küçükken kardeşlikten söz edebilir.
Asıl mesele, büyüdüğünde de adaleti koruyabilmektir.
Bir insan yoksulken Allah'tan korkabilir.
Asıl mesele, milyonların tasarrufu önüne geldiğinde de aynı Allah korkusunu taşıyabilmektir.
İşte o zaman anlarız:
Süleyman Efendi'nin yolu nerede devam ediyor?
Yurtların duvarlarında mı?
Şirketlerin tabelalarında mı?
Kalabalıkların alkışlarında mı?
Yoksa…
Bir yetimin hakkına el uzatmayan elde mi?
Bir talebenin hakkını koruyan vicdanda mı?
Kendisinden hesap sorulduğunda “Buyurun, bütün hesaplarım ortada” diyebilen bir ahlâkta mı?
Benim kanaatim şudur:
Bir yolun gerçek mirasçısı, o yolun adını en çok söyleyen değil;
o yolun ahlâkını en çok yaşayan kişidir.
Ve nihayetinde hepimiz aynı soruyla karşılaşacağız:
“Sen kimin talebesiydin?”
Belki o gün verilecek en güzel cevap bir isim olmayacak.
Bir cemaat olmayacak.
Bir makam olmayacak.
Sadece şu olacak:
“Ya Rabbi, bana emanet ettiğin hiçbir şeye ihanet etmemeye çalıştım.”
İşte asıl talebelik budur.
İşte asıl miras budur.
Ve belki de bugün, hepimizin yeniden hatırlaması gereken şey tam olarak budur.

