Mehmet Dal
Köşe Yazarı
Mehmet Dal
 

Baba Kapısında Bir Yabancı: EMEY

Anadolu’nun bağrında, tozlu yolların hüzne çıktığı, gururun ekmekten kutsal sayıldığı zamanlardı. Nurdağı’nın gölgesinde, rüzgârın bile edeple estiği o köyde bir efsane yürürdü: “Emey.” Babasının ciğerparesi, köyün ise ulaşılmaz çiçeğiydi o. Öyle bir güzelliği vardı ki, hani şairin dediği gibi; "Güneş doğmasa, Emey’in yüzü karanlığı boğmaya yeterdi." Nice boylardan, nice obalardan gelenler olmuştu da, Emey’in gönül kapısı hiçbirine aralanmamıştı. Babası da kızına kıyamaz, "Gönlü kimi dilerse, sultanı odur" diyerek gelen her nasibi nezaketle geri çevirirdi. Köyde bir düğün kurulmuştu ki, davullar yeri göğü inletiyordu. Meydan kalabalıktı; ateşler yakılmış, halaylar kurulmuştu. Tam o sırada kalabalık sanki bir denizin ikiye yarılması gibi açıldı. Meydana, kimsenin tanımadığı, şıklığıyla herkesi büyüleyen bir genç girdi: Memet Ali. Üstünde geceyi aydınlatan kan kırmızısı bir gömlek, kar beyazı pantolonuyla bir beyzadeyi andırıyordu. Ama asıl belirleyici özelliği ayaklarındaydı; ateşin ışığı  vurdukça bir ayna gibi parlayan, her adımda toprağı mühürleyen “yumurta topuk” ayakkabıları vardı. Memet Ali, halay başı olduğunda sanki zaman durdu. Davulcu tokmağını onun yumurta topuğunun ritmine göre vuruyor, zurnacı nefesini onun edalı yürüyüşüne göre ayarlıyordu. Memet Ali süzüldükçe, yumurta topukların o kendine has gıcırtısı meydandaki tüm sesleri bastırıyordu. Emey, o gün meydanın bir köşesinde bu yabancıyı izlerken ilk kez kalbinin atışını kulaklarında duydu. Yanındakilere fısıldadı: "Hangi dağın aslanı, hangi obanın beyidir bu yiğit? Böyle bakımlı, böyle şık biri olsa olsa bir Boy Beyi olabilir." Göz göze geldiklerinde, Emey’in dünyası o kırmızı gömleğin ve parlak ayakkabıların ışıltısında kayboldu. Memet Ali, gözlerini bir an olsun Emey’den ayırmıyor, her adımda ona bir krallık vaat eder gibi bakıyordu. O gece, ay ışığının çekildiği kuytu bir köşede sözleştiler. Emey, karşısındakini ipek kaftanlar içinde bir prens sandığından, ona kim olduğunu sormaya bile gerek duymadı. Memet Ali'nin "Birlikte kaçalım, sonra büyükler araya girer, boylar barışır" demesi yetti. Emey, bir Boy Beyi’ne gelin gitmenin gururuyla, baba ocağındaki o huzurlu limanı terk edip bilinmezliğin fırtınasına atladı. Kaçış yolu uzundu, ama Emey’in hayalleri daha da uzundu. Atların nalları sustuğunda ve yol bittiğinde, Emey’in gözleri mermer konaklar, atlı korumalar aradı. Lakin karşılaştığı manzara, bozkırın ortasında eğreti duran bir kıl çadırdı. Emey’in o an nefesi kesildi. Memet Ali’nin o şık kırmızı gömleği toz içinde kalmış, o pırıl pırıl yumurta topuklu ayakkabıları çamura batmıştı. Memet Ali bir Boy Beyi değil, bir "gurbet", bir konargöçer kalburcuydu. Emey’in dünyası, o çadırın karanlık kapısında başına yıkıldı. "Geri döneceğim!" diye feryat ettiğinde, Memet Ali'nin o düğündeki yumuşak bakışları sertleşti: "Gidemezsin Emey! Senin köyünde namus candan öndedir. Dönersen seni yaşatmazlar. Artık senin sarayın bu çadır, senin boyun bu gurbet obasıdır." Göç kalktı, toz yükseldi. Emey, köyü ufukta bir nokta olana kadar arkasına baktı. Babasının nazlı kızı, o toz bulutunun içinde adeta kendi cenazesini taşıyordu. Köyde ise fırtınalar koptu. Arkadaşları, Emey’in bir kalburcuya kaçtığını fısıldayınca, babasının o meşhur şefkati bir mermer parçasına dönüştü: "Bizim öyle bir kızımız yok artık. Toprak olsun, ama o kapıdan içeri girmesin," dedi. Gurur, evlat sevgisini bir bıçak gibi kesip atmıştı. Aradan onlarca yıl geçti. Mevsimler döndü, devran değişti. Emey, o eski Emey değildi artık. Yüzündeki her çizgi, bozkırın sert rüzgârıyla derinleşmiş; o ceylan bakışlar, bitmek bilmeyen bir kederle perdelenmişti. Bir gün kader, o göçer obasını yine Emey’in doğduğu köyün önüne savurdu. Emey ve Memet Ali artık birer gölge gibi yaşlanmışlardı. Oba halkı, "Kalbur isteyen var mı?" diyerek köye yayıldığında, Emey’in ayakları onu sanki bir mıknatıs çekiyormuşçasına kendi çocukluğuna, babasının kapısına götürdü. Kapıyı çaldığında yüreği yerinden çıkacak gibiydi. Kapıyı açanlar, bir zamanlar beraber buğday elediği akrabaları, dizinin dibinde masal dinlediği büyükleriydi. Ama kimse bu yorgun, yüzü güneşten yanmış kadında o "Güzeller Güzeli Emey"i göremedi. Ona bir "yabancıya" acır gibi baktılar. "Al bacım," dediler, "Allah rızası için..." Eline bir parça yağ, bir avuç bulgur, bir tas pekmez, biraz şeker ve çay tutuşturdular. Emey, kendi babasının evinde, kendi akrabalarından bir "sadaka" alıyordu. Gözyaşları sessizce akarken, kapıdakiler şaşkınlıkla sordu: "Ağlama gurbet bacı, niye ağlarsın? Karnın mı aç, bir derdin mi var?" Diyemedi... "Ben sizin canınızım, ben babamın nazlı çiçeğiyim!" diyemedi. Bir yumurta topuğun peşine düşüp terk ettiği o kimlik, şimdi ona bir kefen gibi ağır geliyordu. Söyleyemedi ve elindeki bulgurla, ruhundaki yangınla kapıdan uzaklaştı. Emey, ömrünün son demlerinde artık ölümün soğuk nefesini ensesinde hissettiğinde bir cesaretle bağırdı gerçeği: "Ben bu evin kızı Emey’im! Ben Memet Ali’ nin peşine düşüp giden o cahil kızım!" dedi. Ama artık çok geçti. Sesini duyanlar sadece masallardan biliyordu Emey’i. Gençler için o bir efsaneydi, yaşlılar içinse çoktan unutulmuş bir utanç vesikası... Kimse bu hırpani kadına "hoş geldin" demedi. Emey bu dünyadan sessizce göçüp gitti ama gölgesi o kapıdan hiç eksilmedi. Onun güzelliği öylesine bir efsaneydi ki, aile o masalsı çehre kaybolmasın, o asil duruş nesillerce yaşasın diye yeni doğan kızlarına 'Emey' adını verdi. 'Yüzü ona benzesin ama kaderi benzemesin' diye fısıldanan dualarla, o soydan iki fidan daha bu ismi kuşanıp büyüdü. Bugün o 'Emeyler'den biri kara toprağın sinesinde hatıralarıyla uyuyor, diğeri ise hâlâ hayatta; yüzünde o kadim güzelliğin izlerini, ruhunda ise ismini taşıdığı o kadının hiç bitmeyen gurbetini taşıyor. ​Şimdilerde ne zaman rüzgâr sert esse, o köyün yamaçlarında hüzünlü bir gıcırtı duyulur; sanki bir yumurta topuk hâlâ o tozlu yolları dövmektedir. Ve ne zaman bir mecliste 'Emey' ismi geçse, sanki zaman durur, nefesler tutulur. Çünkü o isim; bir parıltıya kanıp kendi yurdunda sürgün kalmanın, bir ömrü bir çift parıltılı ayakkabının gıcırtısına feda etmenin dilsiz ağıtıdır. ​Emey gitti... Geriye ise hem o dillere destan güzelliğin parıltısı hem de bir yabancının peşine düşüp bir ömrü 'kalburla' eleyen o mahzun ruhun sızısı kaldı. O günden beri bu topraklarda her 'Emey' denildiğinde, bir yürek ferahlar ama bir vicdan mutlaka kanar. Emey'in bu içten ve bir o kadar da sitem dolu öyküsü, kuşaklar boyu aktarılarak köyün sözlü tarihine kazınmıştır. Bugün bile dillerden düşmeyen bu ezgi, geçmişin hatırasını şu dizelerle canlı tutmaya devam etmektedir: ​"Emey emey halburciye gavendeye, mın sanmışgır boybeğiye…”   Bugün ismi bende  saklı o köyde (.......) rüzgâr hâlâ kadim bir söz fısıldar: "Her parlayan altına kanma, her gülen yüzü yar sanma..."
Ekleme Tarihi: 21 Mayıs 2026 -Perşembe

Baba Kapısında Bir Yabancı: EMEY

Anadolu’nun bağrında, tozlu yolların hüzne çıktığı, gururun ekmekten kutsal sayıldığı zamanlardı. Nurdağı’nın gölgesinde, rüzgârın bile edeple estiği o köyde bir efsane yürürdü: “Emey.” Babasının ciğerparesi, köyün ise ulaşılmaz çiçeğiydi o. Öyle bir güzelliği vardı ki, hani şairin dediği gibi; "Güneş doğmasa, Emey’in yüzü karanlığı boğmaya yeterdi." Nice boylardan, nice obalardan gelenler olmuştu da, Emey’in gönül kapısı hiçbirine aralanmamıştı. Babası da kızına kıyamaz, "Gönlü kimi dilerse, sultanı odur" diyerek gelen her nasibi nezaketle geri çevirirdi.

Köyde bir düğün kurulmuştu ki, davullar yeri göğü inletiyordu. Meydan kalabalıktı; ateşler yakılmış, halaylar kurulmuştu. Tam o sırada kalabalık sanki bir denizin ikiye yarılması gibi açıldı. Meydana, kimsenin tanımadığı, şıklığıyla herkesi büyüleyen bir genç girdi: Memet Ali. Üstünde geceyi aydınlatan kan kırmızısı bir gömlek, kar beyazı pantolonuyla bir beyzadeyi andırıyordu. Ama asıl belirleyici özelliği ayaklarındaydı; ateşin ışığı  vurdukça bir ayna gibi parlayan, her adımda toprağı mühürleyen “yumurta topuk” ayakkabıları vardı. Memet Ali, halay başı olduğunda sanki zaman durdu. Davulcu tokmağını onun yumurta topuğunun ritmine göre vuruyor, zurnacı nefesini onun edalı yürüyüşüne göre ayarlıyordu. Memet Ali süzüldükçe, yumurta topukların o kendine has gıcırtısı meydandaki tüm sesleri bastırıyordu.

Emey, o gün meydanın bir köşesinde bu yabancıyı izlerken ilk kez kalbinin atışını kulaklarında duydu. Yanındakilere fısıldadı:

"Hangi dağın aslanı, hangi obanın beyidir bu yiğit? Böyle bakımlı, böyle şık biri olsa olsa bir Boy Beyi olabilir." Göz göze geldiklerinde, Emey’in dünyası o kırmızı gömleğin ve parlak ayakkabıların ışıltısında kayboldu. Memet Ali, gözlerini bir an olsun Emey’den ayırmıyor, her adımda ona bir krallık vaat eder gibi bakıyordu. O gece, ay ışığının çekildiği kuytu bir köşede sözleştiler. Emey, karşısındakini ipek kaftanlar içinde bir prens sandığından, ona kim olduğunu sormaya bile gerek duymadı. Memet Ali'nin "Birlikte kaçalım, sonra büyükler araya girer, boylar barışır" demesi yetti. Emey, bir Boy Beyi’ne gelin gitmenin gururuyla, baba ocağındaki o huzurlu limanı terk edip bilinmezliğin fırtınasına atladı.

Kaçış yolu uzundu, ama Emey’in hayalleri daha da uzundu. Atların nalları sustuğunda ve yol bittiğinde, Emey’in gözleri mermer konaklar, atlı korumalar aradı. Lakin karşılaştığı manzara, bozkırın ortasında eğreti duran bir kıl çadırdı. Emey’in o an nefesi kesildi. Memet Ali’nin o şık kırmızı gömleği toz içinde kalmış, o pırıl pırıl yumurta topuklu ayakkabıları çamura batmıştı. Memet Ali bir Boy Beyi değil, bir "gurbet", bir konargöçer kalburcuydu. Emey’in dünyası, o çadırın karanlık kapısında başına yıkıldı.

"Geri döneceğim!" diye feryat ettiğinde, Memet Ali'nin o düğündeki yumuşak bakışları sertleşti:

"Gidemezsin Emey! Senin köyünde namus candan öndedir. Dönersen seni yaşatmazlar. Artık senin sarayın bu çadır, senin boyun bu gurbet obasıdır." Göç kalktı, toz yükseldi. Emey, köyü ufukta bir nokta olana kadar arkasına baktı. Babasının nazlı kızı, o toz bulutunun içinde adeta kendi cenazesini taşıyordu. Köyde ise fırtınalar koptu. Arkadaşları, Emey’in bir kalburcuya kaçtığını fısıldayınca, babasının o meşhur şefkati bir mermer parçasına dönüştü: "Bizim öyle bir kızımız yok artık. Toprak olsun, ama o kapıdan içeri girmesin," dedi. Gurur, evlat sevgisini bir bıçak gibi kesip atmıştı.

Aradan onlarca yıl geçti. Mevsimler döndü, devran değişti. Emey, o eski Emey değildi artık. Yüzündeki her çizgi, bozkırın sert rüzgârıyla derinleşmiş; o ceylan bakışlar, bitmek bilmeyen bir kederle perdelenmişti. Bir gün kader, o göçer obasını yine Emey’in doğduğu köyün önüne savurdu. Emey ve Memet Ali artık birer gölge gibi yaşlanmışlardı. Oba halkı, "Kalbur isteyen var mı?" diyerek köye yayıldığında, Emey’in ayakları onu sanki bir mıknatıs çekiyormuşçasına kendi çocukluğuna, babasının kapısına götürdü. Kapıyı çaldığında yüreği yerinden çıkacak gibiydi. Kapıyı açanlar, bir zamanlar beraber buğday elediği akrabaları, dizinin dibinde masal dinlediği büyükleriydi. Ama kimse bu yorgun, yüzü güneşten yanmış kadında o "Güzeller Güzeli Emey"i göremedi.

Ona bir "yabancıya" acır gibi baktılar. "Al bacım," dediler, "Allah rızası için..." Eline bir parça yağ, bir avuç bulgur, bir tas pekmez, biraz şeker ve çay tutuşturdular. Emey, kendi babasının evinde, kendi akrabalarından bir "sadaka" alıyordu. Gözyaşları sessizce akarken, kapıdakiler şaşkınlıkla sordu:

"Ağlama gurbet bacı, niye ağlarsın? Karnın mı aç, bir derdin mi var?"

Diyemedi... "Ben sizin canınızım, ben babamın nazlı çiçeğiyim!" diyemedi. Bir yumurta topuğun peşine düşüp terk ettiği o kimlik, şimdi ona bir kefen gibi ağır geliyordu. Söyleyemedi ve elindeki bulgurla, ruhundaki yangınla kapıdan uzaklaştı.

Emey, ömrünün son demlerinde artık ölümün soğuk nefesini ensesinde hissettiğinde bir cesaretle bağırdı gerçeği: "Ben bu evin kızı Emey’im! Ben Memet Ali’ nin peşine düşüp giden o cahil kızım!" dedi. Ama artık çok geçti. Sesini duyanlar sadece masallardan biliyordu Emey’i. Gençler için o bir efsaneydi, yaşlılar içinse çoktan unutulmuş bir utanç vesikası... Kimse bu hırpani kadına "hoş geldin" demedi.

Emey bu dünyadan sessizce göçüp gitti ama gölgesi o kapıdan hiç eksilmedi. Onun güzelliği öylesine bir efsaneydi ki, aile o masalsı çehre kaybolmasın, o asil duruş nesillerce yaşasın diye yeni doğan kızlarına 'Emey' adını verdi. 'Yüzü ona benzesin ama kaderi benzemesin' diye fısıldanan dualarla, o soydan iki fidan daha bu ismi kuşanıp büyüdü. Bugün o 'Emeyler'den biri kara toprağın sinesinde hatıralarıyla uyuyor, diğeri ise hâlâ hayatta; yüzünde o kadim güzelliğin izlerini, ruhunda ise ismini taşıdığı o kadının hiç bitmeyen gurbetini taşıyor.

​Şimdilerde ne zaman rüzgâr sert esse, o köyün yamaçlarında hüzünlü bir gıcırtı duyulur; sanki bir yumurta topuk hâlâ o tozlu yolları dövmektedir. Ve ne zaman bir mecliste 'Emey' ismi geçse, sanki zaman durur, nefesler tutulur. Çünkü o isim; bir parıltıya kanıp kendi yurdunda sürgün kalmanın, bir ömrü bir çift parıltılı ayakkabının gıcırtısına feda etmenin dilsiz ağıtıdır.

​Emey gitti... Geriye ise hem o dillere destan güzelliğin parıltısı hem de bir yabancının peşine düşüp bir ömrü 'kalburla' eleyen o mahzun ruhun sızısı kaldı. O günden beri bu topraklarda her 'Emey' denildiğinde, bir yürek ferahlar ama bir vicdan mutlaka kanar.

Emey'in bu içten ve bir o kadar da sitem dolu öyküsü, kuşaklar boyu aktarılarak köyün sözlü tarihine kazınmıştır. Bugün bile dillerden düşmeyen bu ezgi, geçmişin hatırasını şu dizelerle canlı tutmaya devam etmektedir:

​"Emey emey halburciye gavendeye,

mın sanmışgır boybeğiye…”

 

Bugün ismi bende  saklı o köyde (.......) rüzgâr hâlâ kadim bir söz fısıldar:

"Her parlayan altına kanma, her gülen yüzü yar sanma..."

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.