Zamanın akışı, bugünün aksine, o günlerde insan ömrünün ritmine göre tınlardı. Gaziantep’e doğru uzanan o sarp, çetin ve dağlık coğrafyanın kucağında yer alan Çarpın köyünden çıkıp gelen bir gönül insanı vardı: Boncukçu Emmi. Asıl adı Hacı Durmuş Ali olan ama hepimizin "Boncukçu Hacı Emmi" diye bildiği o güzel insanın elinde ne bir ajanda ne de bir harita, sadece kendi içsel pusulasıyla köyleri arşınlayan bir seyyahtı. Köyden köye yayan yürürken, bazen bir traktörün çamurlu römorkunda, bazen sepetli bir motosikletin sepetinde, bazen de bir at arabasının kenarında kendine yer bulurdu. Ulaşımın bir lüks olduğu, her adımın bir sabır imtihanına dönüştüğü o yıllarda, Hacı Emmi bu coğrafyanın yorgunluğunu sırtındaki heybesinde, sükûnetini ise yüzündeki çizgilerde taşırdı. Bugün artık rahmet-i rahmana kavuşan o güzel insan, geride sadece hoş bir seda değil, aynı zamanda yaşanmış bir irfan dersi bıraktı.

Boncukçu Hacı Emmi’nin heybesi, o dönemki kıt kanaat imkânların içinde bir hazine sandığı gibiydi. İçinde, Anadolu kadınının iğne oyasına can verdiği, yazmaların kenarlarını süsleyen o küçücük, rengârenk boncuklar vardı. O boncuklar sadece birer süs eşyası değil, bir ev kadınının sabrının, estetik anlayışının ve ince işçiliğinin yegâne malzemesiydi. Köy yerinde imkânsızlıkların boy verdiği, malın kıymetinin ilmek ilmek dokunduğu o devirde, Hacı Emmi'nin getirdiği her bir boncuk tanesi, hanelerde kurulan bir emeğin başlangıcıydı. İbrahim Tenekeci'nin ifadesiyle, "İnsanın, kendi nasibini ararken ayağının tozuna razı olmasıdır asıl yolculuk." Hacı Emmi de tam olarak buydu; nasibini ararken kendi nasibine de başkalarını ortak eden bir yolcu.
Bir gün, Hacı Emmi’nin o yorgun adımlarını ve sırtındaki heybenin ağırlığını gördükçe içim el vermedi. Ona dedim ki: "Boncukçu Emmi, bunca yolu yayan yürüyorsun, belin büküldü. Neden bir sepetli motosiklet alıp köyleri öyle dolaşmıyorsun? Hem yorulmaz rahat edersin, hem de vaktin sana kalır."
Hacı Emmi, durdu. Gözlerini uzaklara, sanki görünmeyen bir hakikate dikti. Hafifçe gülümsedi ve Gaziantep ağzının o derin, bilge tınısıyla cevap verdi: "Yoğ egmm, nefsim gubarır."
O an anladım ki, onun için mesele yolun uzunluğu veya yorgunluk değildi. Ehli tasavvuf bir insan olan Hacı Emmi için "nefsin gubarması"; insanın benliğinin kabarıp kibirlenmesi, şımararak haddini aşması ve dünyanın geçici konforuna aldanarak kibre kapılması demekti. O, bir motosikletin getireceği "rahatlığın" bile nefsinin kibrini besleyeceğinden, o konforun içinde "ben" demeye başlayacağından korkuyordu. "Yoğ egemm"diyerek, insanın acziyetini kendine hatırlatıyor; kibrin o sinsi davetini, dünyalık bir konforun eşiğinde daha kapıdayken reddediyordu.
Bu, yokluğun içinde bile bir "varlık" göstermenin değil, "hiçlik" makamında durmanın sırrıydı. Omuzlarında taşıdığı ağırlık aslında bir yük değil, bir dervişin kibri dizginleme çabasıydı.

Bugün, her şeyin seri üretimle, fabrikasyon bir hızla elimizin altında olduğu bu modern çağda, Hacı Emmi’nin o iğne oyası boncuklarını dağıttığı o sakin günler birer masal gibi geliyor. O, sadece boncuk satmadı; gittiği her köye, kibrin karşısında tevazuyu, imkânsızlığın karşısında ise tevekkülü bıraktı. Nurullah Genç'in dediği gibi: "Vakit, bir nehir gibi akar; kalan ise sadece izdir." Boncukçu Hacı Emmi, şimdi Hakk’ın rahmetine kavuşmuş olsa da, köylerin yollarında ve hatıralarımızda o meşhur, "Yog egemm, nefsim gubarır" diyen samimi sesiyle yaşamaya devam ediyor.
O gün bize verdiği o kısa ama derin cevap, hâlâ kulaklarımızda bir uyarı levhası gibi durmakta: Konforun, kibrin kapısını araladığı her yerde, bir dervişin "yok egemm" deyişine ne kadar çok ihtiyacımız var. Ruhu şâd, mekânı cennet olsun…..


