90’lı yılların sonuydu… Zamanın akışını hırçın kışların tayin ettiği, takvimlerin 1997’yi gösterdiği o dondurucu demler. Genç bir adamın ömründe yeni bir sayfa açılıyordu; ilk memuriyet yerim Muş’un Malazgirt ilçesinin bir köyüne çıkmıştı. Erzurum ve Ağrı üzerinden Malazgirt’e uzanan, ucu beyaz bir belirsizliğe çıkan o çetin yola revan olacaktım. Gökyüzü gri, yer beyazdı. Planım basitti: Malazgirt’e varıp göreve başlayacak, evraklarımı teslim edip vakit kaybetmeden tekrar Ağrı’ya, oradan da Erzurum’a geri dönecektim. Malazgirt'te göreve başladım, evraklarımı ve eşyalarımı hazırlayıp çantama yerleştirdim.
Öğleden sonra Malazgirt'ten Ağrı'ya gitmek üzere, Patnos üzerinden geçecek bir minibüsle yola çıktım. Ancak coğrafya sert, mevsim zemheriydi. Patnos’a indiğimde kar, gökyüzünden yeryüzüne indirilen beyaz bir perde gibi yeniden ve daha hırçın başlamıştı. Vakit kaybetmeden Ağrı’ya geçebilmek için bir minibüs daha bulup bindim.
Patnos’un çıkışına geldiğimizde kar iyiden iyiye şiddetini artırmış, amansız bir tipiye dönmüştü. Minibüs, adeta zamanın içinde donmuş gibi çok yavaş ilerliyordu. Öyle anlar oluyordu ki şairin dediği gibi, "Yol bitiyor, dünya sessiz bir beyazlığa bürünüyordu." Göz gözü görmüyor, asfalt tamamen hafızalardan siliniyordu. Şoför, altındaki demir yığınını can havliyle ve ister istemez milim milim ilerletiyordu. Bu amansız mücadeleyle Patnos’tan sonra Ağrı’nın Tutak ilçesine varabildiğimizde akşam çoktan karanlığını çöktürmüştü. Yatsı vaktiydi. Şoför direksiyonu bıraktı ve o dondurucu gerçeği yüzümüze vurdu: "Bu saatten sonra bu havada, bu yolda Ağrı’ya gidemem."
Yanlış hatırlamıyorsam, merkezde, Merkez Camii’nin önünde tüm yolcuları indirdi. Gecenin o karanlığında, Tutak’ın ayazında tek başımaydım. Kimseyi tanımıyordum, eş dost yoktu. Küçük bir yer olduğu için sığınacak bir otel imkânı falan da bulunmuyordu. Attilâ İlhan’ın dizelerindeki gibi; "Ellerim bomboş, gönlümde bir nehir, nereye gideceğimi bilmeden" kalakalmıştım. Caminin şadırvanında soğuktan moraran ellerimle biraz oturduktan sonra, caminin tam karşısındaki bir ara sokakta ışığı yanan küçük bir bakkal gözüme çarptı. Hem biraz ısınmak hem de açlığımı bastıracak bir şeyler almak için o dükkâna yöneldim.
İçeriye girip selam verdim. O küçük, samimi dükkânın sahibiyle merhabalaştık, tanıştık. İsminin “Behçet Taştan” olduğunu söyledi. "Taştan" soyadını duyar duymaz zihnimde eski bir dostun çehresi belirdi; lisede sınıf arkadaşım Ahmet Taştan geldi aklıma. Onlar da Tutaklıydı. İçimde bir umut ışığıyla sordum: "Benim liseden Ahmet Taştan adında bir arkadaşım vardı, tanır mısınız?"
Behçet Amca durdu, gözlerimin içine derin ve babacan bir nazarla baktı:
"Babasının adı Zeki mi?" dedi.
"Evet, Zeki," dedim.
O an yüzündeki o ciddi çehre bir anda eridi, gözleri parladı: "Zeki’nin oğlu Ahmet, benim kız kardeşimin eşidir eniştemiz olur yeğenim!" dedi. Muhabbeti, insanı, canı seven o güzel adam yerinden kalktı ve bana öyle bir sarıldı ki, ruhumu saran o Tutak ayazı bir anda dağıldı. Cahit Zarifoğlu’nun "Gözleri uzaklıklar çekmiş bir dostu ağırlamak ne güzel" dediği o saf ve hesapsız kucaklaşmayı yaşıyordum."Kalacak yerin yok, bugün benim misafirimsin" diyerek beni kolumdan tuttu ve evine götürdü.
Yaklaşık otuz yıl öncesinden zihnime kazınan o küçük, mütevazı evi hayal meyal hatırlıyorum. Yanlış hatırlamıyorsam iki odası vardı. Sobanın gürül gürül yandığı o sıcak odaya geçtik. Etrafta hiç çocuk sesi gelmiyordu, ev derin bir sessizliğe bürünmüştü. O odada Behçet Amca ile baş başa oturduk, ekmeği, memleketi ve dostluğu paylaştık. Gece ilerleyince o sobalı odanın tam ortasına bana mükellef bir yer yatağı açtı. Ben o sıcaklığın koynunda huzurla uykuya daldım.
Bugün bile hâlâ düşünürüm; o evin diğer odasında soba var mıydı? Bence kesinlikle yoktu. Anadolu insanının o muazzam fedakarlığı ve cömertliği tam da burada gizliydi işte. O dondurucu kış gecesinde Behçet Amca, eşi ve çocuklarıyla birlikte soğuk odada birbirlerine sarılıp sabahlamışlar, ama o tek sobalı odayı, o sönmez ateşi "Tanrı Misafiri" dedikleri bana tahsis etmişlerdi.
Sabah gözlerimi açtığımda evde çıt çıkmıyordu. Sonradan anladım ki, ben uyanmayayım, uykum bölünmesin diye ev halkı adeta nefes bile almamıştı. Dahası, Behçet Amca rızkının peşine düşmemiş, ben uyanana kadar dükkânını bile açmaya gitmemiş, kapı eşiğinde nezaketle benim uyanmamı beklemişti. Mahcubiyetle doğruldum, "Hemen yola çıkayım, dükkândan alıkoymayayım seni" dedim. Ama Anadolu barikatı kurulmuştu bir kere: "Asla olmaz, kahvaltı yapmadan seni buradan bırakmam" dedi. Özenle hazırlattığı o sıcak kahvaltıyı birlikte yaptık.
Ardından dükkâna geçtik. Hava açmıştı, kar durmuştu ama yollarda hâlâ kışın izleri vardı. Dükkâna varınca Behçet Amca etrafına bakındı, dükkânında ne var ne yoksa eline ne geldiyse helalinden, yiyeceklerden oluşan muazzam bir hediye paketi hazırlayıp elime tutuşturdu. Bu da yetmedi; dükkânın kilidini vurup benimle birlikte minibüs durağına kadar yürüdü. Orada gurbetin dilinden anlayan, tanıdık bir minibüsçü buldu ve beni ona adeta canından bir parçayı, bir öz kardeşini emanet eder gibi teslim etti: "Bu genç bana emanetti, şimdi sana emanet." Sarıldık, helalleştik ve minibüs hareket etti. Ben arkamda bıraktığım o muazzam insanlığı, o gönül zenginliğini otuz yıldır kalbimin en mutena köşesinde taşıyorum. Eğer hayattaysa sağlık, sıhhat ve afiyet; vefat etmişse de Rabbimden sonsuz rahmet diliyorum.
Çetin yolları aşıp nihayet Ağrı’ya vardığımda, beni gurbetin bir başka güzel rengi karşıladı. Üniversiteden yol arkadaşım, dostum Barış Kaya’nın kapısını çaldım. Barış ve ailesi, Ağrı’nın en köklü, saygın ve asil ailelerinden birine mensuptu. Kapıdan girdiğiniz andan itibaren o Doğu’nun köklü asaletini, aydınlık yüzünü ve sarsılmaz aile bağlarını hemen hissederdiniz. Ev değil, adeta bir kültür ve hürmet vahasıyla eşdeğerdi.
Barış’ın kardeşleri Heval ve Ruşen ile orada tanıştım. Şairin dediği gibi, "İnsan yaşadığı yere benzer" ama onlar, yaşadıkları coğrafyanın sınırlarını zihinlerinde çoktan aşmışlardı. Heval, o dönem gencecik bir lise öğrencisiydi. Doğu’nun o mahrumiyet kokan kış ortasında, Heval’in odasından yükselen ezgiler ezber bozacak cinstendi. O, tam bir Beethoven hayranıydı; odasında sürekli klasik müzik dinler, notaların evrensel dilinde kaybolurdu. O yıllarda Ağrı gibi serhat bir şehirde, bir lise öğrencisinin bu entelektüel derinliği, bu rafine müzik zevki bana inanılmaz derecede ilginç ve büyüleyici gelmişti. Bugün itiraf etmeliyim ki; benim de ruhumu besleyen o büyük klasik müzik hayranlığımın ilk kıvılcımı, ilk "çakmağı" Ağrı’da, Heval’in o odasında çakılmıştı.
Ruşen’in secimli nezaketi, Barış’ın o güven veren dostluğu ve anne-babasının misafiri baş tacı eden o vakur duruşuyla Ağrı’da birkaç gün kaldım. Gurbet, onların o geniş gönüllü hanesinde bana hiç gurbet gibi gelmedi. Yıllar sonra bu güzel, aydınlık ailenin buralardan göç edip İzmir’e taşındığını öğrendim. Doğu’nun o asil ruhunu, Batı’nın inceliğiyle harmanlamışlardır eminim.
Bu hatıra; 90'lı yılların sonundan bugüne uzanan, karda yazılıp kalbe nakşedilen bir insanlık vesikasıdır. Behçet Amca’nın bakkal dükkânındaki o sıcak sarılışından, Barış Kaya’nın asil ailesinin evinde Heval’in dinlediği o Beethoven senfonilerine kadar her şey, Anadolu’nun ne muazzam bir mozaik olduğunun kanıtıdır. Cemal Süreya’nın dediği gibi: "Hayat kısa, kuşlar uçuyor" ama arkada bırakılan bu asil dostluklar ve şahitlikler asla ölmüyor…..




