Dünya, üzerinden gelip geçtiğimiz bir han, hayat ise pencerelerinden seyredip nihayetinde kapısından çıkıp gittiğimiz muazzam bir sahne. Bu sahnede herkes kendi rolünü oynar ve çekilir; fakat bazıları vardır ki perdeler kapandıktan sonra bile salonu dolduran o asil alkış sesleri zihinlerden asla silinmez. İşte benim komşum, dert yoldaşı ve siyasetin o fırtınalı denizinde yönünü hiç kaybetmeyen pusula İzzet Karaburç, bu kubbede en çok o asil sesi bırakanlardandı.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in o sarsıcı dizesinde ifade ettiği gibi:
"Gideriz, nur yolu izde gideriz,
Taş bağırda sular dizde gideriz,
Bir gün akşam olur biz de gideriz,
Kalır dudaklarda şarkımız bizim..."
İzzet Abi, dudaklarımızda hiç eskimeyecek, her mırıldandığımızda içimizi sızlatacak ama bir o kadar da gururlandıracak temiz bir şarkı bırakarak gitti.
Aynı binada otururduk, karşı komşumdu. Sabahları kapıyı açtığımda karşılaştığım o nurani ve güler yüz, sadece bir komşu selamı değil, başlı başına bir huzur iklimiydi. İzzet Abi’nin en bariz vasfı, insanı insan olduğu için mukaddes bilmesiydi. Onun lügatinde sıradanlığa, insanları isimleriyle çağırıp geçiştirmeye yer yoktu. Karşısındaki kim olursa olsun dudaklarından o kadim medeniyetimizin kokusunu taşıyan kelimeler dökülürdü: "Üstadım...", "Azizim..." ya da vakar dolu bir "Üstad..." nidası.
Bu hitap tarzı, Sezai Karakoç’un fildişi kuleden değil, hayatın tam kalbinden seslenen o asil insan tanımına ne kadar da uyuyordu. O, muhatabına " Üstadım, Azizim" derken, aslında her insanda gizli olan o ilahi emanete hürmet ediyordu. Peygamber Efendimiz’in (sav) “Müslüman, Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu hakir görmez” hadis-i şerifini, o ince üslubuyla hayatının merkezine yerleştirmişti. Onun yüzü her daim yumuşaktı; tebessümü, hırsla kararmış dünyaya karşı açılmış bir bayrak gibiydi.

Aslen Nurdağı’nın o yiğit, vakur ve bereketli Başpınar köyündendi. Yöre halkının yakından bildiği, asalet ve hürmetle andığı "Minikler" ailesine mensuptu. Babası da tıpkı kendisi gibi muhabbet ehli, meclisi aranan, takva sahibi bir zattı. İzzet Abi, o köklü çınarın gölgesinde, ehli takva bir iklimde büyüdüğü için, adımlarını hep o terbiyeyle attı.
Siyasetin o en çetin, en derin dehlizlerinde yürüdü. Siyasi partilerde ilçe başkanlığı, yöneticilik yaptı. Siyaset sahnesi onun için heyecan doluydu; hitabetiyle, enerjisiyle o meydanları doldururdu. Fakat onun asıl dehası, siyaseti bir güç devşirme aracı olarak görmemesiydi. Şair İsmet Özel’in de dediği gibi, dünya her köşesinden bizi kendine çağırırken o, ruhunun kalelerini korumayı bildi:
"Ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum,
Köklerim bende kalıyor..."
İzzet Abi’nin de kökleri hep o Başpınar’ın saffetinde, babasının takva dolu sofrasında kaldı. Siyaset vesilesiyle servet biriktirenlerin, makam gücüyle insanı ezenlerin aksine, siyasete nasıl girdiyse o binalardan çıkarken de aynı adamdı. Cebini değil, heybesini insan sevgisi ve dualarla doldurdu. Temiz bir sicille, alnı açık, başı dik bir şekilde aramızdan ayrıldı.
Onun evinin kapısı da, kalbinin kapısı da, ticarethanesinin kapısı da hiçbir zaman kilitli kalmadı. Misafir ağırlamak onun fıtratında vardı. Divan edebiyatımızın büyük şairi Fuzulî’nin:
"Cânı için kim ki cânânın sever cânın sever,
Cânı kim cânânı için sevse cânânın sever."
dediği gibi, İzzet Abi insanları Yaradan’dan ötürü öyle bir severdi ki, evine gelen her misafire adeta bir lütufmuş gibi muamele ederdi. Siyaset arenasının o menfaat icabı kurulan sahte dostluklarına inat, onun dostluğu, muhabbeti, kurduğu yerel meclislerdeki içtenliği yapmacıklıktan tamamen uzaktı.
Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin vasiyetindeki o meşhur düsturu adeta onun hayatının özetiydi: “Şefkat ve merhamette güneş gibi ol, başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol, kerem ve cömertlikte akarsu gibi ol.” O gerçekten de etrafına neşe ve cömertlik saçan akarsu gibiydi.
Ne hazindir ki, bu güzel adam, bu hırslardan arınmış güzel komşu, amansız bir hastalığın pençesine yakalandı. Dünya sürgünü, o amansız dert yüzünden kısa sürdü. Vade yetti, emanet sahibine teslim edildi. Ayet-i Kerime’de buyurulduğu üzere: "Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz." (Ankebût, 57)
İzzet Abi bu fani dünyaya gözlerini kapattı ama arkasında öyle mukaddes bir miras bıraktı ki, parayla pullarla ölçülmesi imkansızdır: Güzel bir isim ve lekesiz bir geçmiş.
Baki’nin o meşhur tespiti, İzzet Abi’nin ardından söylenebilecek en hakiki sözdür:
"Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal,
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş."
O, bu kubbede en çok "hoş sada" bırakanlardandı. Siyasetin makamları gelip geçti, ticarethanelerin ışıkları söndü ama İzzet Abi’nin o kırmayan, dökmeyen, incitmeyen nezaketi hafızalarımızda bir bayrak gibi dalgalanmaya devam ediyor.
Mekanın cennet, makamın âli, komşun Peygamber Efendimiz (sav) olsun güzel komşum, aziz üstadım... Biz senden razıydık, dilerim Rabbim de senden ebeden razı olur…..
