Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Mehmet Dal
Köşe Yazarı
Mehmet Dal
 

KALEMİMİN İFFETİ, KELAMIMIN ONURU: BİR HOŞ SADÂ BIRAKMA KAVGASI

Geçtiğimiz günlerde yine o malum sitemlerle karşılaştım: "Hocam, hep başkalarını anlatıyorsun. Neden bizim taraftan kimse yok? Neden bizim dedemizi, nenemizi, falan amcamızı, dayımızı da yazmıyorsun?" Aslında cevabım çok açık ama bu hafta bu konuyu enine boyuna, bir manifesto gibi buraya not düşmek istedim. Çünkü benim için yazmak; sadece kelimeleri yan yana getirmek değil, bir "hafıza inşa etmektir." Zira İsmet Özel’in dediği gibi; "Yazı, insanın içindeki o derin sızıyı dindirme değil, o sızıyı geleceğe miras bırakma çabasıdır." Ben bu hayatın içinden süzülüp geldim. Çocukluğum ve gençliğim; hikmetli ihtiyarların dizinin dibinde, o bereketli cemaatlerin içinde geçti. Ben o meclislerde sadece konuşmayı değil, iyi bir gözlemci olmayı ve en önemlisi "hâl" dinlemeyi öğrendim. O günlerin vakarını, o ihtiyarların bir cümleye koca bir hayatı sığdıran ferasetini bugün ne yazık ki mumla arıyoruz. Şimdiki kuşaklara, ekranlara hapsolmuş gençliğe baktıkça, o günlerin o samimi ve derin sohbetlerine duyduğum özlem daha da katlanıyor. Peki, ben kimleri yazıyorum? Benim kahramanlarım, ille de cebi dolu, makam koltuğu yüksek insanlar değil. Benim kahramanım; dağdaki çobanın hikmeti, konağındaki beyefendinin edebi, sofrasındaki ekmeği bölüşen kadının cömertliğidir. Topluma güzel örnek olmuş, isimleri anıldığında insanların yüzünde gül açtıran, "Allah razı olsun" dedirten kim varsa; ister bir memur olsun ister bir ozan, benim başımın tacıdır. Ben iyiliği, mertliği ve onuru "abideleştirmek" için yazıyorum. Şunu da şerh düşmeliyim ki; kalemimin dokunmadığı her insan "kötü" demek değildir. Benim yazılarım birer şahitlik belgesidir. Ben, bizzat hallerine şahit olduğum, gönül süzgecimden geçirdiğim hayatları yazıyorum. "Dayımı da yaz, amcamı da yaz" diyen dostlar bilsinler ki; o insanlar da elbette iyidir, değerlidir; ancak ben şahit olmadığım, ruhuna dokunmadığım bir hayatı eksik anlatmaktan haya ederim. Çünkü yazmak, bir nevi şahitlik etmektir. Şahitlik ise görmeyi ve hissetmeyi gerektirir. "Hiç mi kötü ve onursuz kişilerle karşılaşmadın?" diye soranlar oluyor. Olmaz olur mu? Hem de ne çok! Hasedinden kavrulanları, kibrinden dünyayı ben yarattım diyenleri, saygısızları, bencil karakterleri, şeref yoksunu sahtekarları ve kul hakkı yemekten zerrece çekinmeyen merhametsizleri gördüm. Kendi çevremizden, hatta akrabalarımızdan dahi çıktı böyleleri. Lakin benim kalemimin bir onuru, kelamımın bir ifeti var. Ben bu kötülüğü, bu çürümüşlüğü asla kalemime bulaştırmayacağım. Onları yazarak, isimlerini kağıda dökerek asla ölümsüzleştirmeyeceğim. Kötü, anlatıldığı müddetçe gündemde kalır; ben onları tarihin derinliklerinde, kendi karanlıklarında unutulmaya mahkum ediyorum. Onlara bu değeri vermeyeceğim. Ayet-i Kerime’de buyurulduğu üzere: "Kötü sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, ayakta durma imkanı olmayan kötü bir ağaç gibidir." (İbrahim, 26). Ben o kurumuş ağaçları bahçeme dikmeyeceğim. Bizim derdimiz, bu toplumu iyilikle mayalamak. Kötülük kendi zehrinde boğulurken; biz iyiliği, güzelliği, hoşgörüyü, cömertliği, yiğitliği ve hikmeti anlatarak çoğaltacağız. Hz. Peygamber’in (sav) "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır" düsturuyla hareket edeceğiz. İyilik kurtaracak bu dünyayı; haysiyetini üç kuruşluk menfaat uğruna pazara çıkarmayan, onurunu dünya malına kurban etmeyen o dik duruşlu insanlar, küskünleri barıştıranlar, yetimin başını okşayanlar, sofrası herkese açık olanlar kurtaracak."Ve bazen, gece sessizliğe büründüğünde durup kendime soruyorum..." Başkalarının hayatındaki o ince zarafeti, o sarsılmaz haysiyeti nakış gibi kağıda işlerken; mürekkebin kokusu odama dağılırken kendi kendime fısıldıyorum: "Peki ya biz? Vakit gelip çatınca, birileri de bizim için kalemini mürekkebe batırır mı?" Ardımızdan bakıp da "Gönül yorgunuydu; ama onurunu, haysiyetini üç kuruşa satmadı; heybesinde sadece iyilik taşıdı" derler mi? Şeyh Galib’in dediği gibi: "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen." Kendimize hoşça bakabilmek için, ardımızda hoş bir iz bırakmak gerek. İşte bütün mesele, bütün bu kavga aslında bir "hoş sadâ" bırakabilmek içindir. İnşallah bizler de o yazdığımız, o dizinin dibinde yetiştiğimiz, o her gece özlemle yâd ettiğimiz "iyilerden" olmayı başarabiliriz. Dilerim ki; kalemimizin mürekkebi bitip son sözümüz mühürlendiğinde, ardımızda birilerinin gönlüne dokunmuş, karanlıkta kalmış bir ruhun önüne mum dikmiş, hayırla ve hasretle anılacak bir iz bırakmış oluruz. "Tek tesellimiz, en büyük duamız ve bu dünyadan giderken tek muradımız budur: Anıldığımızda yüzlerde bir tebessüm, gönüllerde bir ferahlık olabilmek ve ardımızdan samimi bir Fatiha’ya vesile kılınmak…” Bu yüzden kimse kusura bakmasın; kriterim belli, safım nettir. Ben, sadece "insan" kalabilmeyi başarmış o güzel ruhların izini sürmeye devam edeceğim. Çünkü bu toprakların harcında kötülük değil, o güzel insanların bıraktığı silinmez izler var. Biz o izleri takip etmeye devam edelim; kötüler varsın kendi hasetlerinde kaybolsunlar….
Ekleme Tarihi: 19 Temmuz 2026 -Pazar

KALEMİMİN İFFETİ, KELAMIMIN ONURU: BİR HOŞ SADÂ BIRAKMA KAVGASI

Geçtiğimiz günlerde yine o malum sitemlerle karşılaştım: "Hocam, hep başkalarını

anlatıyorsun. Neden bizim taraftan kimse yok? Neden bizim dedemizi, nenemizi, falan

amcamızı, dayımızı da yazmıyorsun?" Aslında cevabım çok açık ama bu hafta bu konuyu

enine boyuna, bir manifesto gibi buraya not düşmek istedim. Çünkü benim için yazmak;

sadece kelimeleri yan yana getirmek değil, bir "hafıza inşa etmektir."

Zira İsmet Özel’in dediği gibi; "Yazı, insanın içindeki o derin sızıyı dindirme değil, o sızıyı

geleceğe miras bırakma çabasıdır."

Ben bu hayatın içinden süzülüp geldim. Çocukluğum ve gençliğim; hikmetli ihtiyarların dizinin

dibinde, o bereketli cemaatlerin içinde geçti. Ben o meclislerde sadece konuşmayı değil, iyi

bir gözlemci olmayı ve en önemlisi "hâl" dinlemeyi öğrendim. O günlerin vakarını, o

ihtiyarların bir cümleye koca bir hayatı sığdıran ferasetini bugün ne yazık ki mumla arıyoruz.

Şimdiki kuşaklara, ekranlara hapsolmuş gençliğe baktıkça, o günlerin o samimi ve derin

sohbetlerine duyduğum özlem daha da katlanıyor.

Peki, ben kimleri yazıyorum? Benim kahramanlarım, ille de cebi dolu, makam koltuğu yüksek

insanlar değil. Benim kahramanım; dağdaki çobanın hikmeti, konağındaki beyefendinin

edebi, sofrasındaki ekmeği bölüşen kadının cömertliğidir. Topluma güzel örnek olmuş,

isimleri anıldığında insanların yüzünde gül açtıran, "Allah razı olsun" dedirten kim varsa; ister

bir memur olsun ister bir ozan, benim başımın tacıdır. Ben iyiliği, mertliği ve onuru

"abideleştirmek" için yazıyorum.

Şunu da şerh düşmeliyim ki; kalemimin dokunmadığı her insan "kötü" demek değildir. Benim

yazılarım birer şahitlik belgesidir. Ben, bizzat hallerine şahit olduğum, gönül süzgecimden

geçirdiğim hayatları yazıyorum. "Dayımı da yaz, amcamı da yaz" diyen dostlar bilsinler ki; o

insanlar da elbette iyidir, değerlidir; ancak ben şahit olmadığım, ruhuna dokunmadığım bir

hayatı eksik anlatmaktan haya ederim. Çünkü yazmak, bir nevi şahitlik etmektir. Şahitlik ise

görmeyi ve hissetmeyi gerektirir.

"Hiç mi kötü ve onursuz kişilerle karşılaşmadın?" diye soranlar oluyor. Olmaz olur mu? Hem

de ne çok! Hasedinden kavrulanları, kibrinden dünyayı ben yarattım diyenleri, saygısızları,

bencil karakterleri, şeref yoksunu sahtekarları ve kul hakkı yemekten zerrece çekinmeyen

merhametsizleri gördüm. Kendi çevremizden, hatta akrabalarımızdan dahi çıktı böyleleri.

Lakin benim kalemimin bir onuru, kelamımın bir ifeti var. Ben bu kötülüğü, bu çürümüşlüğü

asla kalemime bulaştırmayacağım. Onları yazarak, isimlerini kağıda dökerek asla

ölümsüzleştirmeyeceğim. Kötü, anlatıldığı müddetçe gündemde kalır; ben onları tarihin

derinliklerinde, kendi karanlıklarında unutulmaya mahkum ediyorum. Onlara bu değeri

vermeyeceğim. Ayet-i Kerime’de buyurulduğu üzere: "Kötü sözün misali, gövdesi yerden

koparılmış, ayakta durma imkanı olmayan kötü bir ağaç gibidir." (İbrahim, 26). Ben o

kurumuş ağaçları bahçeme dikmeyeceğim.

Bizim derdimiz, bu toplumu iyilikle mayalamak. Kötülük kendi zehrinde boğulurken; biz iyiliği,

güzelliği, hoşgörüyü, cömertliği, yiğitliği ve hikmeti anlatarak çoğaltacağız. Hz. Peygamber’in

(sav) "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır" düsturuyla hareket edeceğiz. İyilik

kurtaracak bu dünyayı; haysiyetini üç kuruşluk menfaat uğruna pazara çıkarmayan, onurunu

dünya malına kurban etmeyen o dik duruşlu insanlar, küskünleri barıştıranlar, yetimin başını

okşayanlar, sofrası herkese açık olanlar kurtaracak."Ve bazen, gece sessizliğe büründüğünde durup kendime soruyorum..."

Başkalarının hayatındaki o ince zarafeti, o sarsılmaz haysiyeti nakış gibi kağıda işlerken;

mürekkebin kokusu odama dağılırken kendi kendime fısıldıyorum: "Peki ya biz? Vakit gelip

çatınca, birileri de bizim için kalemini mürekkebe batırır mı?" Ardımızdan bakıp da "Gönül

yorgunuydu; ama onurunu, haysiyetini üç kuruşa satmadı; heybesinde sadece iyilik taşıdı"

derler mi?

Şeyh Galib’in dediği gibi: "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i

ekvân olan âdemsin sen." Kendimize hoşça bakabilmek için, ardımızda hoş bir iz bırakmak

gerek. İşte bütün mesele, bütün bu kavga aslında bir "hoş sadâ" bırakabilmek içindir.

İnşallah bizler de o yazdığımız, o dizinin dibinde yetiştiğimiz, o her gece özlemle yâd

ettiğimiz "iyilerden" olmayı başarabiliriz. Dilerim ki; kalemimizin mürekkebi bitip son sözümüz

mühürlendiğinde, ardımızda birilerinin gönlüne dokunmuş, karanlıkta kalmış bir ruhun önüne

mum dikmiş, hayırla ve hasretle anılacak bir iz bırakmış oluruz.

"Tek tesellimiz, en büyük duamız ve bu dünyadan giderken tek muradımız budur:

Anıldığımızda yüzlerde bir tebessüm, gönüllerde bir ferahlık olabilmek ve ardımızdan samimi

bir Fatiha’ya vesile kılınmak…”

Bu yüzden kimse kusura bakmasın; kriterim belli, safım nettir. Ben, sadece "insan"

kalabilmeyi başarmış o güzel ruhların izini sürmeye devam edeceğim. Çünkü bu toprakların

harcında kötülük değil, o güzel insanların bıraktığı silinmez izler var.

Biz o izleri takip etmeye devam edelim; kötüler varsın kendi hasetlerinde kaybolsunlar….

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.