Geçtiğimiz günlerde yine o malum sitemlerle karşılaştım: "Hocam, hep başkalarını
anlatıyorsun. Neden bizim taraftan kimse yok? Neden bizim dedemizi, nenemizi, falan
amcamızı, dayımızı da yazmıyorsun?" Aslında cevabım çok açık ama bu hafta bu konuyu
enine boyuna, bir manifesto gibi buraya not düşmek istedim. Çünkü benim için yazmak;
sadece kelimeleri yan yana getirmek değil, bir "hafıza inşa etmektir."
Zira İsmet Özel’in dediği gibi; "Yazı, insanın içindeki o derin sızıyı dindirme değil, o sızıyı
geleceğe miras bırakma çabasıdır."
Ben bu hayatın içinden süzülüp geldim. Çocukluğum ve gençliğim; hikmetli ihtiyarların dizinin
dibinde, o bereketli cemaatlerin içinde geçti. Ben o meclislerde sadece konuşmayı değil, iyi
bir gözlemci olmayı ve en önemlisi "hâl" dinlemeyi öğrendim. O günlerin vakarını, o
ihtiyarların bir cümleye koca bir hayatı sığdıran ferasetini bugün ne yazık ki mumla arıyoruz.
Şimdiki kuşaklara, ekranlara hapsolmuş gençliğe baktıkça, o günlerin o samimi ve derin
sohbetlerine duyduğum özlem daha da katlanıyor.
Peki, ben kimleri yazıyorum? Benim kahramanlarım, ille de cebi dolu, makam koltuğu yüksek
insanlar değil. Benim kahramanım; dağdaki çobanın hikmeti, konağındaki beyefendinin
edebi, sofrasındaki ekmeği bölüşen kadının cömertliğidir. Topluma güzel örnek olmuş,
isimleri anıldığında insanların yüzünde gül açtıran, "Allah razı olsun" dedirten kim varsa; ister
bir memur olsun ister bir ozan, benim başımın tacıdır. Ben iyiliği, mertliği ve onuru
"abideleştirmek" için yazıyorum.
Şunu da şerh düşmeliyim ki; kalemimin dokunmadığı her insan "kötü" demek değildir. Benim
yazılarım birer şahitlik belgesidir. Ben, bizzat hallerine şahit olduğum, gönül süzgecimden
geçirdiğim hayatları yazıyorum. "Dayımı da yaz, amcamı da yaz" diyen dostlar bilsinler ki; o
insanlar da elbette iyidir, değerlidir; ancak ben şahit olmadığım, ruhuna dokunmadığım bir
hayatı eksik anlatmaktan haya ederim. Çünkü yazmak, bir nevi şahitlik etmektir. Şahitlik ise
görmeyi ve hissetmeyi gerektirir.
"Hiç mi kötü ve onursuz kişilerle karşılaşmadın?" diye soranlar oluyor. Olmaz olur mu? Hem
de ne çok! Hasedinden kavrulanları, kibrinden dünyayı ben yarattım diyenleri, saygısızları,
bencil karakterleri, şeref yoksunu sahtekarları ve kul hakkı yemekten zerrece çekinmeyen
merhametsizleri gördüm. Kendi çevremizden, hatta akrabalarımızdan dahi çıktı böyleleri.
Lakin benim kalemimin bir onuru, kelamımın bir ifeti var. Ben bu kötülüğü, bu çürümüşlüğü
asla kalemime bulaştırmayacağım. Onları yazarak, isimlerini kağıda dökerek asla
ölümsüzleştirmeyeceğim. Kötü, anlatıldığı müddetçe gündemde kalır; ben onları tarihin
derinliklerinde, kendi karanlıklarında unutulmaya mahkum ediyorum. Onlara bu değeri
vermeyeceğim. Ayet-i Kerime’de buyurulduğu üzere: "Kötü sözün misali, gövdesi yerden
koparılmış, ayakta durma imkanı olmayan kötü bir ağaç gibidir." (İbrahim, 26). Ben o
kurumuş ağaçları bahçeme dikmeyeceğim.
Bizim derdimiz, bu toplumu iyilikle mayalamak. Kötülük kendi zehrinde boğulurken; biz iyiliği,
güzelliği, hoşgörüyü, cömertliği, yiğitliği ve hikmeti anlatarak çoğaltacağız. Hz. Peygamber’in
(sav) "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır" düsturuyla hareket edeceğiz. İyilik
kurtaracak bu dünyayı; haysiyetini üç kuruşluk menfaat uğruna pazara çıkarmayan, onurunu
dünya malına kurban etmeyen o dik duruşlu insanlar, küskünleri barıştıranlar, yetimin başını
okşayanlar, sofrası herkese açık olanlar kurtaracak."Ve bazen, gece sessizliğe büründüğünde durup kendime soruyorum..."
Başkalarının hayatındaki o ince zarafeti, o sarsılmaz haysiyeti nakış gibi kağıda işlerken;
mürekkebin kokusu odama dağılırken kendi kendime fısıldıyorum: "Peki ya biz? Vakit gelip
çatınca, birileri de bizim için kalemini mürekkebe batırır mı?" Ardımızdan bakıp da "Gönül
yorgunuydu; ama onurunu, haysiyetini üç kuruşa satmadı; heybesinde sadece iyilik taşıdı"
derler mi?

Şeyh Galib’in dediği gibi: "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i
ekvân olan âdemsin sen." Kendimize hoşça bakabilmek için, ardımızda hoş bir iz bırakmak
gerek. İşte bütün mesele, bütün bu kavga aslında bir "hoş sadâ" bırakabilmek içindir.
İnşallah bizler de o yazdığımız, o dizinin dibinde yetiştiğimiz, o her gece özlemle yâd
ettiğimiz "iyilerden" olmayı başarabiliriz. Dilerim ki; kalemimizin mürekkebi bitip son sözümüz
mühürlendiğinde, ardımızda birilerinin gönlüne dokunmuş, karanlıkta kalmış bir ruhun önüne
mum dikmiş, hayırla ve hasretle anılacak bir iz bırakmış oluruz.

"Tek tesellimiz, en büyük duamız ve bu dünyadan giderken tek muradımız budur:
Anıldığımızda yüzlerde bir tebessüm, gönüllerde bir ferahlık olabilmek ve ardımızdan samimi
bir Fatiha’ya vesile kılınmak…”
Bu yüzden kimse kusura bakmasın; kriterim belli, safım nettir. Ben, sadece "insan"
kalabilmeyi başarmış o güzel ruhların izini sürmeye devam edeceğim. Çünkü bu toprakların
harcında kötülük değil, o güzel insanların bıraktığı silinmez izler var.
Biz o izleri takip etmeye devam edelim; kötüler varsın kendi hasetlerinde kaybolsunlar….


