Çocukluğun o kerpiç, zibil, koyun ağılı ve taze çekilmiş saman kokulu sokaklarında zaman; şimdiki gibi saatlerle değil, ikindi gölgelerinin boyuyla, yüreklerdeki samimiyetle ve o hesapsız, çıplak ayaklı mutluluklarla ölçülürdü. O sokaklarda eksik olan tek şey lükstü; ama onun yerini alan çocuksu bir saflık, hilesiz bir huzur ve paylaşılan ekmeğin bereketi vardı. Şair Şükrü Erbaş’ın dediği gibi: “Zaman buralarda başka türlü akıyor... Her şey birbirine benziyor burada ve her şey birbirini çoğaltıyor.” İşte o çoğalan güzelliklerin, çocukluk coğrafyamızın en renkli, en beklenen iki simasıydı Değir Mustafa ve Kadir Emmi (Kör Çerçi).

Onlar sadece köye mal getiren satıcılar değil; çocukluk hayallerimizi at arabalarının kasasında taşıyan, heybelerinde bayram sevinçleri barındıran zaman yolcularıydı.
Her ikisinin de ortak bir kaderi vardı: Dünyayı tam göremeyen birer göz... Ama Cemal Süreya’nın şu dizeleri sanki onlar için yazılmıştı:
"Hayat kısa, kuşlar uçuyor..."
Ve ekliyordu bir başka şair: "Gözün görmediğini gönül tamamlar."
Onların dünyayı yarım gören gözleri, insanları ve hayatı tam kalbinden yakalamıştı.
Çerçi Değir, Keferdiz’in (Sakçagözü) o sakin ikliminden kopup gelirdi. Güneşten keşermiş ceketi, kasketi ve şalvarı, yanında yüzü güneşten yanmış, saç uçları sararmış bir çocuk, belki oğlu, belki torunu, belki bir can yoldaşı... Arabasını çeken atı, mahallenin o uysal, boz sütçü beygiri ayarındaydı. Huysuzluk etmez, sahibinin halinden anlar, adımlarını Değir’in temposuna uydururdu. Değir, günün sonunda evine, ocağına dönebilen, bir aidiyeti olan adamdı. Onun poşetteki çekirdekleri, o her çiğnemede dünyayı unutturan sakızları ve çerezleri çocukluğumuzun en büyük lüksüydü.

Kadir Emmi ise tam bir tutunamayandı. Namıdiğer Kör Çerçi... Küçücük arabasına koştuğu iki atı idare etmekte zorlansa da, onlara bir hayvandan öte, birer dert ortağı gibi bakardı. Arabasının yarısı her daim atlarının yemiyle doluydu. Kilis’in bir köyünden olduğunu söylerdi ama aslında o, yolların ve gökyüzünün yerlisiydi. Edip Cansever’in dediği gibi:
"İnsan yaşadığı yere benzer..."
Kör Çerçi de gezdiği o dağlara, pınarlara, kimsesiz patikalara benzerdi. Çerçi Değir evine dönerken, Kadir Emmi için "nerede akşam, orada sabah"tı.
Kadir Emmi bizim köye geldiğinde, köyün dışındaki pınarbaşını mesken tutardı. Arabasının üstüne kurduğu o cibinlik, aslında onu sivrisineklerden değil, dünyanın geri kalanından ayıran şeffaf bir kale duvarı gibiydi. Pınarın buz gibi suyuyla yüzünü, kafasını yıkar; boynundan hiç eksik etmediği peşkiri (Havlu) ile kurulanırdı. Başındaki o yeşilimtrak şapka, onun adeta yegane rütbesiydi.

Yine bir Kurban Bayramı arefesinde gelmişti köye. Herkes evinde bayram telaşındayken, kurbanlar hazırlanırken, o pınarbaşında yapayalnızdı. Ne kesecek bir kurbanı vardı, ne de kesse bile eti bölüşecek bir ailesi... Turgut Uyar’ın o meşhur dizesi çınlıyordu pınarbaşının sessizliğinde:
"Herkesin bir umudu vardır, bir savaşı, bir kaybedişi, bir acısı, bir yalnızlığı..."
İşte tam o bayram sabahı, baktık ki Kör Çerçi at arabasında bir çocukla bizim eve doğru geliyor. Yaklaşınca bir de ne görelim; arabadaki çocuk kardeşim Abit! Çok merhametli biridir kardeşim; bizden habersiz pınarbaşına gitmiş, Kör Çerçi’yi alıp eve getirmişti. Onu baş köşeye, misafir odasına oturttu. Çok merhametlidir kardeşim Abit, hala da öyledir.
O sabah kurban kesildi. Önce Kadir Emmi’ye sordu Abit: "Ne yersin Çerçi Emmi, bizim misafirimizsin?"
Aslında kurbanda ilk gün çok seçenek yoktur; sabah ilk ağızdan alınan etlerle kavurma yapılır, ilerleyen saatlerde ve günlerde kebaplar hazırlanırdı. Ama Kör Çerçi garibim, sanki önünde binbir çeşit seçenek varmışçasına, o Kilis’in cana yakın, samimi ağzıyla, o saf mahcubiyetle fısıldadı:
"Acı benimki kebap olsun..."
O saatte köz ne gezsin? Ama merhamet, imkansızı imkanlı kılardı. Kardeşim bir şekilde ayarlayıp o kebabı yedirmişti ona. İşte o günden beri her bayram sofrasında bu hikaye, çocukluğumuzun en sıcak, en muzip esprisi olarak baş köşeye kuruldu.
Kadir Emmi garibandı ama ezik değildi. Köyde bir hırsızlık şüphesi olduğunda, köylüler birbirlerine güç gösterisi yapmak için otomatik silahlarla dağlara doğru yaylım ateşi açarken, pınarbaşından tek bir ses yükselirdi: "Pat!"
Kadir Emmi’nin tek kırma tüfeğinden çıkan o tek el ateş, modern dünyanın o gürültülü güç gösterilerine karşı verilmiş en fiyakalı cevaptı: "Yani, bizde boş değiliz, bizde de var, mesajı alına..."
O tek kırma tüfek, onun namusuydu, hayata karşı duruşuydu. O koca silahların gürültüsü unutuldu gitti ama Kör Çerçi’nin o "pat" sesi, bir vakar sembolü olarak hafızalarımıza kazındı.
Onların ticaretinde bugünün o soğuk, dijital hesapları yoktu. Paranın hükmü geçmezdi onların saltanatında. Yumurta, buğday, arpa, ne verirsen kabul ederlerdi. Ölçüleri bile şahsına münhasırdı; leblebiyi, bademli nohutlu şekerleri, çekirdeği cam ya da plastik kulplu bardaklarla; buğdayı, arpayı ise zembilden bozma, içi çukur el tartıları ile, demirden, taştan kilolarla tartarlardı.
O tartılarda hile olmazdı, çünkü o teraziler sadece malı değil, insanlığı da tartardı. Nazım Hikmet’in dediği gibi:
"Yaşamak görevdir bu yangın yerinde, yaşamak insan kalarak..."
Onlar o kıt kanaat hayatlarında, o yangın yerinde hep "insan kalarak" yaşadılar ve gittiler.
Bugün ne Değir var, ne Kör Çerçi Kadir Emmi... Ne o kulplu bardaklarla ölçülen çocukluk sevinçleri kaldı, ne de pınarbaşında kebap isteyen o güzel Kilis şivesi. Arabalarının tekerlek sesleri çoktan sustu, atları o bilinmez güzel atlar ülkesine gitti.
Onlar, şairlerin dizlerinde arayıp da bulamadığımız o saf, samimi geçmişimizin en güzel kahramanlarıydı. Arkalarında ne büyük mallar bıraktılar ne de mülkler; ama bir çocuğun hafızasında ömür boyu tütecek mis kokulu bir sakız, bir de her bayram içimizi ısıtan o güzel fıkrayı bıraktılar:
"Acı benimki kebap olsun..."
Ruhları şad olsun……..

