Aşk, insanın içine önce bir söz gibi düşer; sohbetle başlar, bir bakışla derinleşir, sonra kalpte kök salar. Kimi zaman masum bir yakınlık sanılır, kimi zaman sıradan bir hevesle karıştırılır. Oysa gerçek aşk, yüzeyde dolaşan bir ilgi değil; insanın varlığını baştan sona kuşatan, onu değiştiren, büyüten bir hakikattir. Surete takılıp kalanların yolu şaşar; çünkü aşk, biçimde değil özdedir.
Aşkın kaynağı gönüldür. Gönül ise sıradan bir mekân değil, ilahî tecellinin evi gibidir. İçinde aynı sevgiliyi taşımayan bir kalp, parçalı bir aynaya benzer; neyi yansıtsa eksik gösterir. Aşk, insanı tek bir merkeze çağırır. Bölünmüşlükten birliğe, dağınıklıktan bütünlüğe götürür. Onun için aşk, sadece bir duygu değil, insanın kendini aşma yolculuğudur.
Gerçek aşk artar; yerinde saymaz. Coşmadan, kabarmadan, insanın sınırlarını genişletmeden aşk olmaz. Seven, baktığı her şeyde sevdiğinin izini görmeye başlar. Bir çiçeğin adı değişir, rüzgârın sesi başka türlü duyulur, gece başka bir karanlığa bürünür. Dünya, sevilenin hatırasıyla yeniden adlandırılır. Artık eşya, kendi başına bir varlık değil; sevgiyle anlam kazanan bir işarettir.
Aşk yasak tanımaz; çünkü o, kalbin en derin yerinde doğar. İki varlığın birbirinde erimesi, ayrı ayrı benliklerini unutacak kadar yakınlaşmasıdır. Tıpkı mıknatısın parçaları gibi, ayrıldıkça birbirini arar. İçimizde saklı duran bir kıvılcım gibidir; bir temasla bütün âlemi saracak bir yangına dönüşebilir. Sanatın, şiirin, musikinin ve mimarinin özünde yanan ateş de budur. İlham dediğimiz şey, aşkın dışa vuran ışığından başka nedir?
Aşkı bir hastalık sayanlar yanılır. O, insanı zayıflatan değil, hakiki anlamda dirilten bir sarsıntıdır. Elbette iştahı keser, uykuyu kaçırır, adı anıldığında kalbi hızlandırır. Fakat bütün bunlar, ruhun yeni bir iklime geçtiğinin işaretleridir. Seven insan, artık eski insan değildir; dünyayı başka bir gözle görür, başka bir kulakla duyar.
Aşkın dili mecazlarla doludur. O, hem hasrettir hem hayret; hem ayrılıktır hem vuslat özlemi. Gözyaşıdır, yakarıştır, fedakârlıktır. Gerektiğinde can vermeyi göze alacak kadar ciddidir. Çünkü aşk, insanın kendini feda etmeden tamamlanmaz. Vermeden almak isteyen, aşkın eşiğine bile yaklaşamaz.
Görünüşleri farklı olsa da aşkın özü birdir. Bazen beşerî bir muhabbet gibi başlar; şakayla, tebessümle kapıyı aralar. Sonra sorumluluk yükler, insanı olgunlaştırır. Bazen de daha yüce bir istikamete yönelir; kuldan Hakk’a uzanan bir köprüye dönüşür. Hangi mertebede yaşanırsa yaşansın, aşk insanı ya yükseltir ya da eksiltir. Surette oyalananlar kaybeder; özü arayanlar kazanır.
Sonunda anlarız ki âlem, kuru bir düzen değil; sevgiyle ayakta duran bir sırdır. İnsan, bu sırrı tattıkça kendini bulur. Aşk, hem başlangıçtır hem yolculuk hem de varılacak menzil. Onu hakkıyla yaşayan için dünya başka bir anlam kazanır; çünkü her şey, sevmenin ve sevilmenin etrafında yeniden şekillenir.
Bazen insanın içinde bir mahkeme kurulur. Hâkim de odur, sanık da… Şahitler konuşur, deliller ortaya dökülür; fakat hükmü verecek olan yine kalptir. İnsanın iç dünyasını konuşturan o çarpıcı anlatımda göz ile kalp karşı karşıya gelir; nefsin arzusu, aklın tereddüdü ve imanın sesi aynı sahnede birbirine hesap sorar.
Bir serzeniş yükselir içten içe: “Sen hükümdardın, ben senin peşinde koşan tebaa… Sen emir, ben esir. Melik iken beni memlûk ettin.” Bu, gözün kalbe itirazıdır aslında. Çünkü göz kendi başına bir irade taşımaz; o sadece bakar. Fakat nereye, nasıl ve hangi niyetle bakacağını belirleyen kalptir. Kalp istikametini kaybettiğinde, göz onun emrinde bir askere dönüşür. Nitekim kalp bir kral gibidir; organlar ise onun buyruğuna amade askerler… Kral doğruysa düzen yerindedir; o saparsa ülke karışır.
Kur’ân’ın sarsıcı ikazı burada yankılanır: “Gözler kör olmaz; fakat sinelerdeki kalpler kör olur.” (Hacc, 46). Demek ki asıl mesele görme yetisi değil; hakikati seçebilme cesaretidir. Fizikî körlük bir eksiklik olabilir; fakat kalbin hakikate kapanması gerçek bir felâkettir.
İnsanın içinde süren bu tartışmada göz, kalbe şöyle seslenir: “Seni perişan eden, Allah’ın sevgisinden ve zikrinden uzak kalmandır. Başkasının sevgisini O’nun sevgisine tercih ediyor, aşkın yükünü bana yüklüyorsun.” Bu söz, çağımız insanının dramını da anlatır. Sevginin yönü şaştığında kalp yanmaya başlar; göz ise o yangının dumanını taşır. Göz ağlar ama ateşi söndüremez. Çünkü yangın dışarıda değil, içeridedir.
Ne kadar çarpıcıdır şu hakikat: “Ben su serptikçe senin alevin artacak; sendeki ateş arttıkça ben daha çok yaş akıtacağım.” Günahın ardından dökülen gözyaşı, eğer kalpte köklü bir dönüşüme dönüşmezse, yalnızca geçici bir serinliktir. Kalp, hayırlı olanı değersiz olana değiştiğinde kendi kıymetini de düşürür. “Hayır olanı şu değersiz şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz?” (Bakara, 61) ikazı işte bu yüzden insanın içine saplanır.
Bir şairin haykırışı gibi yükselir soru: “Nefsimi mi azarlayayım, arzulu gözümü mü, yoksa kalbimi mi?” Suçlu kimdir? Nefis mi, göz mü, kalp mi? İnsan çoğu zaman hatayı başkasında arar; oysa zincirin ilk halkası kalptir. Kalp temizlenmeden nefis terbiye edilemez; nefis terbiye edilmeden göz istikamet bulamaz.
Dünyevî arzulara meyleden bir kalp, önce küçük bir bakışla başlar savrulmaya. Bakış bağlanmaya, bağlanış alışkanlığa, alışkanlık esarete dönüşür. İnsan fark etmeden kendi inşa ettiği bir kafeste yaşamaya başlar. Özgür olduğunu sanır; oysa kalbi esirdir.
Yine de umut kapısı kapalı değildir. Çare, kalbin asli merkezine dönmesidir. Allah’ın sevgisini bütün sevgilerin üstünde tutmak, zikri hayatın nabzı hâline getirmek, değersizi hayırlı olana tercih etmemek… Çünkü kalp düzelirse göz de düzelir; göz düzelirse davranış düzelir; davranış düzelirse hayat istikamet bulur.
Bugün görüntülerin hüküm sürdüğü bir çağda yaşıyoruz. Her şeye bakıyor, fakat az şeye ibretle bakıyoruz. Asıl körlük, hakikati gördüğü hâlde ona yönelmemektir. İnsan, içindeki hükümdarı doğru seçmek zorundadır. Kalp tahtını heva ve hevesle doldurursa ülke harap olur. Fakat o taht ilahî sevgiyle, hikmetle ve zikirle mamur edilirse; göz de, akıl da, nefis de yerini bilir. Belki de zaman zaman kendimize şu soruyu sormalıyız: “Nefsimi mi azarlayayım, gözümü mü, kalbimi mi?” Ve ardından şu gerçeği kabul etmeliyiz: Kalp ıslah edilmeden hiçbir şey ıslah olmaz. Çünkü göz kör olmaz; kalp kör olursa âlem kararır.