Bazı zaferler vardır; bir günün takvim yaprağına sığmaz.
Bir tarih yazılır ama o tarihin arkasında yılların birikimi, binlerce insanın emeği, yüzbinlerin fedakârlığı ve bir milletin topyekûn mücadelesi vardır.
30 Ağustos da böylesi bir zaferdir.
26 Ağustos'ta başlayan Büyük Taarruz'un 30 Ağustos'ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi'yle zirveye ulaşması ve takip eden harekât neticesinde Batı Anadolu'daki Yunan askerî varlığının tamamen sona ermesi; yalnızca birkaç günlük askerî başarının değil, uzun bir hazırlığın, disiplinli bir teşkilatlanmanın, doğru kurmay planlamasının, isabetli sevk ve idarenin ve Mehmetçiğin eşsiz fedakârlığının neticesidir.
Çünkü savaşlar, yalnızca cephede tüfek tutan askerlerle kazanılmaz.
Bir ordunun arkasında görünmeyen fakat zaferin kaderini belirleyen devasa bir akıl ve emek vardır.
Ordu komutanları…
Onların altında kolordu, tümen, tugay, alay ve tabur komutanları…
Bu kademelerin her birinde görev yapan kurmay subaylar…
Haritayı okuyan, istihbaratı değerlendiren, ikmal yollarını hesaplayan, birliklerin intikalini planlayan, topçunun mevziini belirleyen, taarruzun zamanını ve yönünü hesaplayan, ihtiyat kuvvetlerini düzenleyen ve bütün bu unsurları tek bir askerî irade içerisinde buluşturan geniş bir kurmay kadrosu…
Ve nihayet bütün bu planları sahada uygulayan Mehmetçik…
Zafer, işte bu zincirin tamamının birlikte çalışmasıyla ortaya çıkar.
Bir kumandanın kararı önemlidir.
Fakat o kararı hazırlayan bir kurmay aklı vardır.
O kararı cephede uygulayan komutanlar vardır.
Emri birliğine ulaştıran subaylar vardır.
O emri ateş altında yerine getiren Mehmetçik vardır.
Ve bütün bunların arkasında, varını yoğunu ortaya koymuş bir millet vardır.
Bu sebeple 30 Ağustos'u yalnızca bir kişinin askerî dehasına indirgemek, aslında zaferin büyüklüğünü de küçültmek olur.
Çünkü büyük zaferler, büyük kadroların eseridir.
Üstelik bu mücadele yalnızca cephede verilmedi.
Cephedeki asker kadar, cephe gerisindeki millet de savaşın bir parçasıydı.
Kimi evladını gönderdi cepheye…
Kimi ekmeğini…
Kimi malını…
Kimi servetini…
Kimi duasını…
Kimi ise hayatını…
Anadolu'nun köylerinden, kasabalarından ve şehirlerinden cepheye doğru akan bu fedakârlık, görünmeyen fakat ordunun gücünü ayakta tutan büyük bir damar oluşturdu.
Kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle bir millet, elindeki imkânları vatan müdafaası için seferber etti.
Cephede savaşan yüzbinlerce insanın arkasında, onların Cihadı için çalışan milyonlar vardı.
Bu nedenle 30 Ağustos'un hikâyesi yalnızca cephedeki askerlerin değil; cephe gerisindeki milletin de hikâyesidir.
Fakat bu mücadelenin bir başka boyutu daha vardır.
Mesele yalnızca bir toprağın elde tutulması değildi.
Mesele, bir milletin vatanını, bayrağını, kültürünü, namusunu, dinini, dilini, ezanını, camilerini, tekkelerini, zaviyelerini, medreselerini, hilafetini, kimliğini ve aidiyetini muhafaza edebilme mücadelesiydi.
Bu topraklarda asırlar boyunca oluşmuş medeniyet birikiminin, kültürel hafızanın ve millî varlığın başka güçlerin hâkimiyeti altında eriyip gitmemesi için verilen bir mücadeleydi.
Bu yönüyle 30 Ağustos, yalnızca askerî bir tarih değildir.
Aynı zamanda bir milletin varlığını muhafaza etme iradesinin tarihidir.
Bu mücadeleye hayatını koyanların tamamının ortak paydası da burada ortaya çıkar:
Vatan.
Elbette bu büyük mücadelenin gerisinde yalnızca birkaç yılın emeği yoktu.
Asırlardan süzülüp gelen bir devlet ve millet tecrübesi…
Cephelerde savaşmış nesiller…
Vatan uğruna hayatını vermiş şehitler…
Gazi olmuş mücahitler…
Ve onların ardından dua eden milyonlarca insan…
Her birinin fedakârlığı, bu büyük mücadelenin manevi ve tarihî arka planının bir parçasıdır.
Bugün üzerinde yürüdüğümüz topraklar bize hazır bırakılmış bir miras değildir.
Bu vatanın her karışında bedel vardır.
Kimi zaman kanla…
Kimi zaman gözyaşıyla…
Kimi zaman açlıkla…
Kimi zaman yetimlikle…
Kimi zaman da bir annenin evladını uğurlarken içine gömdüğü tarifsiz acıyla ödenmiş bir bedel…
Bu yüzden 30 Ağustos'a bakarken asıl sorulması gereken şudur:
Bu zafer hangi fedakârlıkların üzerine inşa edildi?
Ve belki bugün en fazla hatırlamamız gereken şey de budur:
Zafer, bir kişinin adı değildir.
Zafer; kurmay masasında sabahlayan akıldır.
Zafer; cephede sorumluluk alan komutandır.
Zafer; emri uygulayan subaydır.
Zafer; namlusunu düşmana çeviren topçudur.
Zafer; süvaridir.
Zafer; piyadedir.
Zafer; cephaneyi taşıyandır.
Zafer; yaralıyı sırtında taşıyandır.
Zafer; cephede oğlunu bekleyen annedir.
Zafer; evindeki son lokmayı askere gönderen millettir.
Zafer; bütün bunların üzerinde yükselen ortak iradedir.
Bu sebeple 30 Ağustos'un şerefi, bir şahsa değil; orduya ve millete aittir.
Komutanından Mehmetçiğine…
Kurmayından cephe gerisindeki isimsiz kahramanlara…
Şehidinden gazisine…
Ve bütün bunların maddî ve manevî yükünü omuzlayan aziz milletimize…
Bugün bize düşen ise yalnızca bir zaferi kutlamak değildir.
O zaferin hangi ruhla kazanıldığını anlamaktır.
Çünkü bir milletin en büyük gücü yalnızca silahı değildir.
Birlikte hareket edebilme kabiliyetidir.
Akıl ile cesareti…
Plan ile fedakârlığı…
Komuta ile itaati…
Cephe ile cephe gerisini…
Maddî imkân ile manevî direnci…
Aynı hedefte buluşturabilmesidir.
30 Ağustos bize tam olarak bunu hatırlatıyor.
Bir millet, varlığını tehdit eden şartlar karşısında bütün unsurlarıyla kenetlendiğinde, imkânsız görünen şeyler mümkün hâle gelebilir.
Bugün bu topraklarda özgürce yaşayabiliyorsak, bunu yalnızca bir savaş gününe değil; nesiller boyunca süren fedakârlıklar zincirine borçluyuz.
Bu zincirin halkalarından biri de 30 Ağustos'tur.
Ve o halkanın üzerinde yalnızca komutanların değil, bir milletin mührü vardır.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Bu büyük zaferi bize miras bırakan başta aziz şehitlerimiz olmak üzere bütün şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyor; gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyorum.
Ruhları şad, mekânları cennet olsun.

