Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
AHMET TAHİROĞLU
Köşe Yazarı
AHMET TAHİROĞLU
 

12 Eylül: Darbenin Gölgesinde Bir Milletin Hafızası

12 Eylül deyince bizim hafızamızda yalnızca bir tarih canlanmaz. Bir milletin üzerine çöken tankların sesi, postalların gürültüsü, mahkeme salonlarının soğukluğu, cezaevlerinin demir kapıları ve genç insanların yarım bırakılan hayatları canlanır. Türkiye, maalesef darbelerle terbiye edilmeye çalışılmış bir ülkedir. 27 Mayıs’lar, 12 Mart’lar, 12 Eylül’ler, 28 Şubat’lar… Sanki bu ülkede millet sandığa gittiğinde değil, kışla kapıları açıldığında söz söyleme hakkına sahipmiş gibi bir düzen kurulmak istenmiştir. 12 Eylül 1980 ise bu karanlık zincirin en ağır halkalarından biridir. Darbe geldiğinde ülkenin üzerine yalnızca tanklar yürümedi; insanların fikirlerinin, inançlarının, hayallerinin ve hürriyetlerinin üzerine de yüründü. Ve biz İslamcılar, o günlerin ne demek olduğunu iyi biliriz. Çünkü darbe sonrasında yalnızca sağcı-solcu ayrımı yapılmadı; bu ülkenin Müslüman kimliğiyle, millî ve manevî değerleriyle barışık insanları da ağır baskılardan nasibini aldı. Başörtüsüyle üniversite kapısından çevrilen genç kızlardan, Kur’an öğrenmek istediği için sorgulanan çocuklara; düşüncesini söylediği için mahkeme kapılarına sürüklenenlerden, inancını hayatının merkezine koyduğu için fişlenenlere kadar uzanan uzun ve acı bir hikâyedir 12 Eylül. Üstelik darbeciler, memleketi kurtardıklarını söylüyorlardı. Ne garip değil mi? Milleti kurtarmak için milleti susturdular. Demokrasiyi korumak için demokrasiyi askıya aldılar. Huzur getirmek için korkuyu hâkim kıldılar. Gençleri sağdan ve soldan alıp cezaevlerine doldurdular. Sonra da yıllar sonra, Kenan Evren'in meşhur ifadesiyle, “Bir sağdan, bir soldan astık.” İnsanın burada sorası geliyor: İnsan hayatı terazide tartılan bir ağırlık mıydı? Bir genç sağdan mı, soldan mı olduğuna göre mi yaşayacak; yoksa insan olduğu için mi yaşayacaktı? Darbenin mantığı zaten burada saklıydı. Milletin evlatlarını önce kamplara ayırdılar, sonra o kampların üzerine tankları sürdüler. Bir de darbeyi yapanların memleketin ruhundan ne kadar uzak olduklarını gösteren başka manzaralar vardı. Anadolu'nun mahallesini, camisinin avlusunu, ezanını, Kur'an'ını, kahvesini ve insanını yeterince tanımayan bir zihniyet; Anadolu'ya nizam vermeye kalkıyordu. Millete rağmen millet adına konuşanlar… Halktan kopuk oldukları hâlde halkı hizaya sokmaya çalışanlar… Kendilerini devletin sahibi, milleti ise devletin tebaası zannedenler… İşte 12 Eylül'ün asıl trajedisi biraz da buydu. Millet devlete ait değildi; devlet millete aitti. Fakat darbeci zihniyet bunu bir türlü anlayamadı. Onların gözünde makbul vatandaş; fazla konuşmayan, fazla sorgulamayan, fazla inanmayan, fazla itiraz etmeyen vatandaştı. Oysa Anadolu insanı öyle bir insan değildi. Bu milletin mayasında itaatten önce hak, korkudan önce iman, baskıdan önce vicdan vardı. 12 Eylül bize bir şeyi daha öğretti: Darbeler yalnızca kışladan çıkmaz. Bazen darbeyi mümkün kılan zihniyet, toplumun içerisinde de dolaşır. Milleti birbirine düşman edenler, gençleri sağcı-solcu diye kamplara bölenler, sonra ortaya çıkan kaostan “bakın, demokrasi yürümüyor” sonucunu çıkaranlar… Darbelerin yalnızca silahlı ayağını değil, fikrî ve zihnî altyapısını da konuşmak gerekir. Çünkü darbe, önce insanların birbirine yabancılaştırıldığı yerde hazırlanır. Sonra tanklar gelir. Bugün 12 Eylül'ün üzerinden yıllar geçti. Fakat tarihin üzerinden yılların geçmesi, acıların üzerinden silgiyle geçmek anlamına gelmez. Biz 12 Eylül'ü unutmayacağız. Ama intikam için değil, ibret için hatırlayacağız. Sağcısıyla, solcusuyla, İslamcısıyla, milliyetçisiyle, demokratıyla… Bu ülkenin hiçbir evladının bir daha darbecilerin insafına bırakılmaması için hatırlayacağız. Çünkü bizim darbelere itirazımız yalnızca siyasi değildir. İnsana yapılan zulme itirazımızdır. Hürriyete vurulan kelepçeye itirazımızdır. Sandığın iradesine doğrultulan namluya itirazımızdır. Milletin inancına, düşüncesine ve onuruna uzanan her türlü vesayete itirazımızdır. 12 Eylül'ün bize bıraktığı en büyük ders şudur: Tankın gölgesinde demokrasi olmaz. Postalla hukuk kurulmaz. Korkuyla millet yönetilmez. Ve hiçbir darbeci, kendisini milletin üzerinde göremez. Çünkü bu ülkenin gerçek sahibi ne tanktır, ne postal, ne de darbe konseyi… Bu ülkenin sahibi millettir. Ve milletin hafızası, darbeleri de darbecileri de unutmaz. 12 Eylül'ü unutmadık. Unutmayacağız. Çünkü bazı tarihler takvim yaprağı değildir. Bazı tarihler, bir milletin vicdanına kazınmış yaradır.
Ekleme Tarihi: 13 Eylül 2026 -Pazar

12 Eylül: Darbenin Gölgesinde Bir Milletin Hafızası

12 Eylül deyince bizim hafızamızda yalnızca bir tarih canlanmaz.
Bir milletin üzerine çöken tankların sesi, postalların gürültüsü, mahkeme salonlarının soğukluğu, cezaevlerinin demir kapıları ve genç insanların yarım bırakılan hayatları canlanır.

Türkiye, maalesef darbelerle terbiye edilmeye çalışılmış bir ülkedir.
27 Mayıs’lar, 12 Mart’lar, 12 Eylül’ler, 28 Şubat’lar…
Sanki bu ülkede millet sandığa gittiğinde değil, kışla kapıları açıldığında söz söyleme hakkına sahipmiş gibi bir düzen kurulmak istenmiştir.

12 Eylül 1980 ise bu karanlık zincirin en ağır halkalarından biridir.

Darbe geldiğinde ülkenin üzerine yalnızca tanklar yürümedi; insanların fikirlerinin, inançlarının, hayallerinin ve hürriyetlerinin üzerine de yüründü.

Ve biz İslamcılar, o günlerin ne demek olduğunu iyi biliriz.

Çünkü darbe sonrasında yalnızca sağcı-solcu ayrımı yapılmadı; bu ülkenin Müslüman kimliğiyle, millî ve manevî değerleriyle barışık insanları da ağır baskılardan nasibini aldı.

Başörtüsüyle üniversite kapısından çevrilen genç kızlardan, Kur’an öğrenmek istediği için sorgulanan çocuklara; düşüncesini söylediği için mahkeme kapılarına sürüklenenlerden, inancını hayatının merkezine koyduğu için fişlenenlere kadar uzanan uzun ve acı bir hikâyedir 12 Eylül.

Üstelik darbeciler, memleketi kurtardıklarını söylüyorlardı.

Ne garip değil mi?

Milleti kurtarmak için milleti susturdular.
Demokrasiyi korumak için demokrasiyi askıya aldılar.
Huzur getirmek için korkuyu hâkim kıldılar.
Gençleri sağdan ve soldan alıp cezaevlerine doldurdular.

Sonra da yıllar sonra, Kenan Evren'in meşhur ifadesiyle, “Bir sağdan, bir soldan astık.”

İnsanın burada sorası geliyor:

İnsan hayatı terazide tartılan bir ağırlık mıydı?
Bir genç sağdan mı, soldan mı olduğuna göre mi yaşayacak; yoksa insan olduğu için mi yaşayacaktı?

Darbenin mantığı zaten burada saklıydı.

Milletin evlatlarını önce kamplara ayırdılar, sonra o kampların üzerine tankları sürdüler.

Bir de darbeyi yapanların memleketin ruhundan ne kadar uzak olduklarını gösteren başka manzaralar vardı.

Anadolu'nun mahallesini, camisinin avlusunu, ezanını, Kur'an'ını, kahvesini ve insanını yeterince tanımayan bir zihniyet; Anadolu'ya nizam vermeye kalkıyordu.

Millete rağmen millet adına konuşanlar…

Halktan kopuk oldukları hâlde halkı hizaya sokmaya çalışanlar…

Kendilerini devletin sahibi, milleti ise devletin tebaası zannedenler…

İşte 12 Eylül'ün asıl trajedisi biraz da buydu.

Millet devlete ait değildi; devlet millete aitti.

Fakat darbeci zihniyet bunu bir türlü anlayamadı.

Onların gözünde makbul vatandaş; fazla konuşmayan, fazla sorgulamayan, fazla inanmayan, fazla itiraz etmeyen vatandaştı.

Oysa Anadolu insanı öyle bir insan değildi.

Bu milletin mayasında itaatten önce hak, korkudan önce iman, baskıdan önce vicdan vardı.

12 Eylül bize bir şeyi daha öğretti:

Darbeler yalnızca kışladan çıkmaz.

Bazen darbeyi mümkün kılan zihniyet, toplumun içerisinde de dolaşır.

Milleti birbirine düşman edenler, gençleri sağcı-solcu diye kamplara bölenler, sonra ortaya çıkan kaostan “bakın, demokrasi yürümüyor” sonucunu çıkaranlar…

Darbelerin yalnızca silahlı ayağını değil, fikrî ve zihnî altyapısını da konuşmak gerekir.

Çünkü darbe, önce insanların birbirine yabancılaştırıldığı yerde hazırlanır.

Sonra tanklar gelir.

Bugün 12 Eylül'ün üzerinden yıllar geçti.

Fakat tarihin üzerinden yılların geçmesi, acıların üzerinden silgiyle geçmek anlamına gelmez.

Biz 12 Eylül'ü unutmayacağız.

Ama intikam için değil, ibret için hatırlayacağız.

Sağcısıyla, solcusuyla, İslamcısıyla, milliyetçisiyle, demokratıyla…

Bu ülkenin hiçbir evladının bir daha darbecilerin insafına bırakılmaması için hatırlayacağız.

Çünkü bizim darbelere itirazımız yalnızca siyasi değildir.

İnsana yapılan zulme itirazımızdır.
Hürriyete vurulan kelepçeye itirazımızdır.
Sandığın iradesine doğrultulan namluya itirazımızdır.
Milletin inancına, düşüncesine ve onuruna uzanan her türlü vesayete itirazımızdır.

12 Eylül'ün bize bıraktığı en büyük ders şudur:

Tankın gölgesinde demokrasi olmaz.
Postalla hukuk kurulmaz.
Korkuyla millet yönetilmez.
Ve hiçbir darbeci, kendisini milletin üzerinde göremez.

Çünkü bu ülkenin gerçek sahibi ne tanktır, ne postal, ne de darbe konseyi…

Bu ülkenin sahibi millettir.

Ve milletin hafızası, darbeleri de darbecileri de unutmaz.

12 Eylül'ü unutmadık.
Unutmayacağız.

Çünkü bazı tarihler takvim yaprağı değildir.

Bazı tarihler, bir milletin vicdanına kazınmış yaradır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.