Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir adlı eserinde şöyle der:
"Şehirlerimiz bizimle beraber yaşayan, bizimle beraber yaşlanan varlıklardır. Onları sevenler, her taşında kendi ruhlarından bir parça bulurlar."
Bir şehrin ruhu, sadece kaldırımları, betonarme binaları veya yeni dikilmiş caddeleriyle ölçülmez; o şehre kimliğini veren, adımlarını ve hatıralarını bu topraklara kazıyan güzel insanlarla ve o insanların etrafında örülen ortak hafızayla anlam kazanır. Nurdağı’nın ilk belediye başkanlarından, iri yarı, şişmanca, şirin mi şirin, koca yürekli bir adam vardı: Hüseyin Yılmaz. Şişmanlığından ötürü halk arasında "Tanker Hüseyin", hacca gittikten sonra ise "Hacı Reis" namıyla anılan bu koca çınar, tam anlamıyla bir Nurdağı sevdalısıydı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, onun hikâyesi sadece bir yerel yöneticinin biyografisi değil; bir coğrafyanın, bir kültürün ve ne yazık ki koca bir tarihin nasıl bir sınavdan geçtiğinin en hüzünlü ve en gururlu hikâyesidir.
Ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, geçmişin izlerini ararken şu dizeleri fısıldar:
"Ömrümün gidişini merdiven merdiven Çıktım bir eski yoldan kederle inen."
Hüseyin Reis’in izlerini sürmek de tam böyle bir yolculuktur. Nurdağı merkezinde, kuzeyli güneyli, batılı doğulu cepheleriyle dört bir yanından hayat fışkıran o meşhur çarşı, Reis’in adıyla anılırdı; hacca gittikten sonra ise "Hacı Reis Çarşısı" oldu. O çarşı, sıradan bir alışveriş merkezi değil, koca bir kasabanın kalbinin attığı yerdi. Berberinden kasabına, matbaacısından lokantacısına, elektrikçisinden kuyumcusuna, manavından giyim mağazasına kadar ne ararsan bulunurdu orada.
Yaz aylarının o kavurucu sıcaklarında dahi serinliğini koruyan o çarşı, komşuluğun ve dostluğun en saf haline ev sahipliği yapardı. Dükkânların önleri küçük taburelerle dolup taşar, çaycı kendi mekânından çok çarşıda oturan o sıcak insanların arasında koşturur, taze çayları neşeyle servis ederdi. O çarşı tam anlamıyla bir şenlikti, bir gönül sohbet ortamıydı.
Hüseyin Başkan, Bahçe Kaman dolaylarından kök salıp gelen ailesinin mirasıyla, yazları Kızlaç yaylalarının serinliğinde bulurdu huzuru. Gür sesi, başında kasketi ve heybetli duruşuyla ne zaman çarşının ortasından geçse, dükkân önlerinde oturan esnaf saygıdan ayağa kalkar, derin bir hürmetle selamlaşırdı. O, makam mevki hırsıyla değil, "Yeter ki Nurdağı’na bir şeyler katabilsin" inancıyla yaşayan, partiler üstü bir hafızaydı. Sonradan gelen belediye başkanları dahi onun kapısını çalar, tecrübesinden istifade ederdi.
Hüseyin Yılmaz, sadece bugünün değil, geçmişin de taşıyıcısıydı. Nurdağı isminin nereden geldiğini ilk defa ondan dinleyenler, bu coğrafyanın köklerine ve manevi iklimine şahitlik ediyorlardı.
Belediyenin ilk kurulduğunda Aslanlı bel geçidinden ötürü "Aslanlı Belediyesi" adını aldığını, ancak Türkiye'de bu isimle başka bir belediye olduğu için önce "Nurdağ", daha sonra ise "Nurdağı" olarak tescillendiğini hep onun dilinden öğrendi bu şehir. Hatta dönemin önemli bir âliminin, Gavurdağları eteğindeki bir dinlenme tesisinde durduklarında buraların adını sorduğunda "Gavurdağları derler" cevabını alınca, "Bundan gayrı Nur dağları olsun, öyle anılsın" dediğini aktarmıştı. Bu latif ve manevi rivayetteki âlimin Bediüzzaman Said Nursi olduğunu, araştırmacı yazar Necmettin Şahiner de bizzat teyit etmişti.
Siyasi vekâletlerin ötesinde, merhum Hasan Celal Güzel’e duyduğu derin muhabbetle Yeniden Doğuş Partisi döneminde aday çıkaran ender yerleşim yerlerinden biri olması, onun inandığı değerler uğruna nasıl dik durduğunun kanıtıydı. Vefatından sonra Nurdağılıların ona olan vefası, oğlu Orhan Yılmaz’ı iki dönem belediye başkanı seçerek taçlandırmıştı.
Şair Abdurrahim Karakoç, zamana ve kayıplara ağıt yakarken şöyle seslenir:
"Yollar, köprüler, hanlar... Bir zamanlar burdaydı şurdaydı canlar..."
Bugün o çarşıdan, o neşeli taburelerden, çaycının koşuşturmacasından ve Hüseyin Reis’in gölgesinin düştüğü o taş sokaklardan geriye kalan büyük bir hüzün ve sükût var. 2023 depreminde Nurdağı, asrın felaketiyle büyük bir yıkım yaşadı; o tarihi çarşı, hatıralarla birlikte yerle bir oldu. Şimdi o eski çarşının yerinde modern apartmanlar yükseliyor; sokaklar, binalar, caddeler değişti.
Fakat ne kadar beton dökülürse dökülsün, ne kadar yeni yapılar inşa edilirse edilsin; bir şehrin ruhunu oluşturan anılar silinip gitmiyor. Tanker Hüseyin’in gür sesi, kasketli başıyla esnafı selamlaması, yaz serinliğinde çay içilen o dükkân önleri ve bu coğrafyaya kattığı değerler, kalplerdeki ve yazılan kitaplardaki yerini koruyor.
Sonsöz: Vefa, Unutmamaktır
Nâzım Hikmet’in dediği gibi:
"Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın..."
Hüseyin Yılmaz Amca da hayatı, memleket sevgisini ve insanları büyük bir ciddiyetle, samimiyetle ve kocaman bir yürekle yaşadı. Bu âlemden bir Tanker Hüseyin, namı diğer Hacı Reis geldi geçti. Depremin yıkıp geçtiği o topraklarda, bugün yeni binalar yükselse de Nurdağılılar onun hizmetlerini, hoş sohbetini ve bu şehre bıraktığı manevi mirası asla unutmadı, unutmayacak.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun. Nurdağı, hafızasını ve sevdalılarını kalbinde yaşatmaya devam ettikçe, Hüseyin Reis de o coğrafyanın yeşil dağlarında yaşamaya devam edecektir……





