Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Mehmet Dal
Köşe Yazarı
Mehmet Dal
 

Çocukluğumuzun Mütevazı Şifa Kapıları: Sıhhiye Ahmet ile Topal Doktor

Zamanın yavaş akıp geçtiği, mesafelerin bugüne kıyasla uzak, imkânların ise son derece kısıtlı ama insanî bağların en saf, en mert haliyle yaşandığı o kadim yıllarda, büyük şehirlerin büyük hastanelerine ulaşmak bugünkü gibi bir çırpıda olabilen bir iş değil; bilakis oldukça sancılı, meşakkatli ve uzun bir yolculuktu. Hastalandığımızda sığındığımız en yakın şifa kapıları, köylerimizin ve kasabalarımızın mütevazı köşelerindeki o fedakâr insanlardı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o eşsiz Beş Şehir’deki derin duyuşla ifade ettiği gibi, hayatın ağır aksak ama içten aktığı o devirlerde, insanın kök saldığı topraklar aynı zamanda onun sığınağıydı. Çocukluk hafızamızın en keskin, zamanın silemediği köşesinde yer eden, o dönemin çetin şartları içinde adeta birer Hızır gibi imdadımıza yetişen iki unutulmaz figür vardı ki, bugün ne zaman o eski günleri yâd etsem, hafızamın perdesinde hemen o iki mütevazı muayenehane ve o güzel insanlar canlanır: Şatırhöyük’teki Doktor Ahmet ve Türkoğlu’ndaki Yakup Türk. Şatırhöyük’ün orta yerinde, köyün adeta atan kalbinde bir umut kapısı vardı. Doktor Ahmet, evinin dış odasını bu kutsal iş için ayırmış, orayı adeta günümüzün mahalle arası modern sağlık kabinlerinin o ilk ve en saf temeli olan bir şifa yuvasına dönüştürmüştü. İçeri adım attığınız anda sizi saran o keskin, acı imbat kokulu ilaç kokuları, duvarda asılı duran siyah beyaz bir fotoğrafı ve etrafa yaydığı o güven veren havasıyla tam bir köy hekimiydi. Kalın gözlükleri, geriye taranmış titiz saçları, üzerinde her daim taşıdığı beyaz önlüğü ve kendinden emin, ciddi ama bir o kadar da şefkatli duruşuyla tam bir doktor havasına sahip idi. Aslında resmî bir tıp eğitimi almamıştı; kaderin ve bir kazanın vesilesiyle yolu sağlık sınıfına düşmüş, eski tabirle bir "sıhhiye" idi kendisi. Ancak köy halkı ona öyle bir inanmıştı ki, herkes içtenlikle "Doktor Ahmet" derdi. O da bu unvana hiçbir zaman yabancı kalmaz, kimseye "Ben doktor değilim, tıp eğitimi almadım" demezdi; çünkü halkın gözündeki asıl unvan diploma değil, gösterilen gayret ve merhametti. Elinde avucunda hangi ilaç varsa imkânlar ölçüsünde onu verir, dertlere derman olmaya çalışırdı. Tabii ki o imkânsızlıklar içinde her zaman herkes şifa bulamazdı; nitekim amcamın eşi çok acil ve ağır bir rahatsızlık geçirdiğinde, evimize en yakın olduğu için hemen ona, Doktor Ahmet’e götürülmüştü, fakat ne yazık ki oradan şifa bulamadan, çaresizlik içinde geri dönmek zorunda kalmışlardı. Cemil Meriç’in o çarpıcı tespitinde belirttiği gibi, "İnsan, inandığı ve bağlandığı ölçüde büyüktür"; köy halkının Doktor Ahmet’e olan inancı ve sevgisi, onun eksik imkânlarını her zaman örtmüş, onu köyün gözünde hep büyük bir hekim kılmıştı. Eğer bugün fani hayatı tamamlayıp Hakkın rahmetine kavuştuysa mekânı cennet, kabri nur olsun; hayattaysa eğer, ömrüne bereket, kendisine sıhhat ve afiyet dilerim.   Çarşı merkezindeki muayenesiyle hafızalarda silinmez izler bırakan bir diğer ulu çınar ise Türkoğlu’ndaki Yakup Türk’tü. Halk arasında bir ayağı hafif aksadığı için  "Topal Doktor" olarak anılırdı. Sıhhiye Ahmet’ten farklı olarak o, hakiki bir tıbbiyeliydi; tıp eğitimi almış, reçete yazabilen yetkin bir hekimdi. Bilgisiyle, isabetli teşhisleriyle ve nokta atışı çözüm odaklı tedavileriyle tanınır, özellikle rahatsızlıklar için yazdığı ilaçlar ve reçeteler o kadar isabetli olurdu ki, adeta bir şifacı gibi halkın bütün dertlerine derman olurdu. Fakat Yakup Türk’ü sadece mesleki başarısıyla değil, ruh köküyle asıl unutulmaz kılan şey, Ahmet Haşim’in ruh sığınağı dediği kitaplara, okumaya olan o devasa tutkusuydu. Masasından bir an olsun, tek bir gün bile kitap eksik olmazdı. Kalın camlı gözlüğünün arkasından okumaya olan o derin meyli o kadar aşikardı ki, masasındaki kalın ciltli kitapların arasında mutlaka bir ayraç dururdu; yani okuyor, araştırmaya ve okumaya aralıksız devam ediyor olduğu her halinden belliydi. Bu asil duruşu, onun doktorluk mesleğinden ve hekimliğinden bile ziyade benim çocuk ve ilk gençlik ruhumu derinden etkilemiştir. O masada gördüğüm kitaplardan biri hâlâ hafızamda bütün canlılığıyla durmaktadır: Betty Mahmudi’nin o dönemin sarsıcı ve dünya çapında yankı uyandıran eserlerinden biri olan Kızım Olmadan Asla kitabı... Yakup Türk bugün hayattaysa sağlıklı ve huzurlu bir ömür dilerim; aramızdan göç edip gittiyse rahmetle, minnetle ve hürmetle yâd ediyorum. Beni o yıllarda bu iki müstesna figürden, özellikle Doktor Yakup Türk’ün hekimliğinden ziyade masasındaki o hiç eksilmeyen kitaplar derinden etkilemiştir. Ta ilk gençlik yıllarından bu yana edebiyata, şiire ve okumaya derin bir aşkla bağlanmış biri olarak, bugün benim masamda da kitaplar hiç eksik olmaz. Evimde elbette zengin bir kütüphanem var ama; özellikle masamda, şu an okumam gereken ve sıraya koyduğum kitaplar her daim elimin altındadır, gözümün önündedir. Düşünüyorum da, masada kitap bulundurma ve okumayı hayatın merkezine koyma alışkanlığımın kökleri, çocukluğumun o mühim figürlerinin zihin dünyamda bıraktığı bu silinmez izlere dayanıyor olabilir. Victor Hugo’nun dediği gibi, insan geçmişinin bir özetidir ve bizim çocukluğumuz da işte bu güzel adamların hatıralarıyla bezelidir. Çocukluğumuzun o tozlu yollarından, sıhhiye odalarının keskin ilaç kokularından ve çarşı merkezindeki o mütevazı muayenehanelerden geriye kalan; sadece reçeteler ve ilaç kutuları değil, insan hayatına dokunma gayreti, vicdan ve okuma sevdasıdır……  
Ekleme Tarihi: 10 Ağustos 2026 -Pazartesi

Çocukluğumuzun Mütevazı Şifa Kapıları: Sıhhiye Ahmet ile Topal Doktor

Zamanın yavaş akıp geçtiği, mesafelerin bugüne kıyasla uzak, imkânların ise son derece kısıtlı ama insanî bağların en saf, en mert haliyle yaşandığı o kadim yıllarda, büyük şehirlerin büyük hastanelerine ulaşmak bugünkü gibi bir çırpıda olabilen bir iş değil; bilakis oldukça sancılı, meşakkatli ve uzun bir yolculuktu. Hastalandığımızda sığındığımız en yakın şifa kapıları, köylerimizin ve kasabalarımızın mütevazı köşelerindeki o fedakâr insanlardı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o eşsiz Beş Şehir’deki derin duyuşla ifade ettiği gibi, hayatın ağır aksak ama içten aktığı o devirlerde, insanın kök saldığı topraklar aynı zamanda onun sığınağıydı. Çocukluk hafızamızın en keskin, zamanın silemediği köşesinde yer eden, o dönemin çetin şartları içinde adeta birer Hızır gibi imdadımıza yetişen iki unutulmaz figür vardı ki, bugün ne zaman o eski günleri yâd etsem, hafızamın perdesinde hemen o iki mütevazı muayenehane ve o güzel insanlar canlanır: Şatırhöyük’teki Doktor Ahmet ve Türkoğlu’ndaki Yakup Türk.

Şatırhöyük’ün orta yerinde, köyün adeta atan kalbinde bir umut kapısı vardı. Doktor Ahmet, evinin dış odasını bu kutsal iş için ayırmış, orayı adeta günümüzün mahalle arası modern sağlık kabinlerinin o ilk ve en saf temeli olan bir şifa yuvasına dönüştürmüştü. İçeri adım attığınız anda sizi saran o keskin, acı imbat kokulu ilaç kokuları, duvarda asılı duran siyah beyaz bir fotoğrafı ve etrafa yaydığı o güven veren havasıyla tam bir köy hekimiydi. Kalın gözlükleri, geriye taranmış titiz saçları, üzerinde her daim taşıdığı beyaz önlüğü ve kendinden emin, ciddi ama bir o kadar da şefkatli duruşuyla tam bir doktor havasına sahip idi. Aslında resmî bir tıp eğitimi almamıştı; kaderin ve bir kazanın vesilesiyle yolu sağlık sınıfına düşmüş, eski tabirle bir "sıhhiye" idi kendisi. Ancak köy halkı ona öyle bir inanmıştı ki, herkes içtenlikle "Doktor Ahmet" derdi. O da bu unvana hiçbir zaman yabancı kalmaz, kimseye "Ben doktor değilim, tıp eğitimi almadım" demezdi; çünkü halkın gözündeki asıl unvan diploma değil, gösterilen gayret ve merhametti. Elinde avucunda hangi ilaç varsa imkânlar ölçüsünde onu verir, dertlere derman olmaya çalışırdı. Tabii ki o imkânsızlıklar içinde her zaman herkes şifa bulamazdı; nitekim amcamın eşi çok acil ve ağır bir rahatsızlık geçirdiğinde, evimize en yakın olduğu için hemen ona, Doktor Ahmet’e götürülmüştü, fakat ne yazık ki oradan şifa bulamadan, çaresizlik içinde geri dönmek zorunda kalmışlardı. Cemil Meriç’in o çarpıcı tespitinde belirttiği gibi, "İnsan, inandığı ve bağlandığı ölçüde büyüktür"; köy halkının Doktor Ahmet’e olan inancı ve sevgisi, onun eksik imkânlarını her zaman örtmüş, onu köyün gözünde hep büyük bir hekim kılmıştı. Eğer bugün fani hayatı tamamlayıp Hakkın rahmetine kavuştuysa mekânı cennet, kabri nur olsun; hayattaysa eğer, ömrüne bereket, kendisine sıhhat ve afiyet dilerim.

 

Çarşı merkezindeki muayenesiyle hafızalarda silinmez izler bırakan bir diğer ulu çınar ise Türkoğlu’ndaki Yakup Türk’tü. Halk arasında bir ayağı hafif aksadığı için  "Topal Doktor" olarak anılırdı. Sıhhiye Ahmet’ten farklı olarak o, hakiki bir tıbbiyeliydi; tıp eğitimi almış, reçete yazabilen yetkin bir hekimdi. Bilgisiyle, isabetli teşhisleriyle ve nokta atışı çözüm odaklı tedavileriyle tanınır, özellikle rahatsızlıklar için yazdığı ilaçlar ve reçeteler o kadar isabetli olurdu ki, adeta bir şifacı gibi halkın bütün dertlerine derman olurdu. Fakat Yakup Türk’ü sadece mesleki başarısıyla değil, ruh köküyle asıl unutulmaz kılan şey, Ahmet Haşim’in ruh sığınağı dediği kitaplara, okumaya olan o devasa tutkusuydu. Masasından bir an olsun, tek bir gün bile kitap eksik olmazdı. Kalın camlı gözlüğünün arkasından okumaya olan o derin meyli o kadar aşikardı ki, masasındaki kalın ciltli kitapların arasında mutlaka bir ayraç dururdu; yani okuyor, araştırmaya ve okumaya aralıksız devam ediyor olduğu her halinden belliydi. Bu asil duruşu, onun doktorluk mesleğinden ve hekimliğinden bile ziyade benim çocuk ve ilk gençlik ruhumu derinden etkilemiştir. O masada gördüğüm kitaplardan biri hâlâ hafızamda bütün canlılığıyla durmaktadır: Betty Mahmudi’nin o dönemin sarsıcı ve dünya çapında yankı uyandıran eserlerinden biri olan Kızım Olmadan Asla kitabı... Yakup Türk bugün hayattaysa sağlıklı ve huzurlu bir ömür dilerim; aramızdan göç edip gittiyse rahmetle, minnetle ve hürmetle yâd ediyorum.

Beni o yıllarda bu iki müstesna figürden, özellikle Doktor Yakup Türk’ün hekimliğinden ziyade masasındaki o hiç eksilmeyen kitaplar derinden etkilemiştir. Ta ilk gençlik yıllarından bu yana edebiyata, şiire ve okumaya derin bir aşkla bağlanmış biri olarak, bugün benim masamda da kitaplar hiç eksik olmaz. Evimde elbette zengin bir kütüphanem var ama; özellikle masamda, şu an okumam gereken ve sıraya koyduğum kitaplar her daim elimin altındadır, gözümün önündedir. Düşünüyorum da, masada kitap bulundurma ve okumayı hayatın merkezine koyma alışkanlığımın kökleri, çocukluğumun o mühim figürlerinin zihin dünyamda bıraktığı bu silinmez izlere dayanıyor olabilir. Victor Hugo’nun dediği gibi, insan geçmişinin bir özetidir ve bizim çocukluğumuz da işte bu güzel adamların hatıralarıyla bezelidir. Çocukluğumuzun o tozlu yollarından, sıhhiye odalarının keskin ilaç kokularından ve çarşı merkezindeki o mütevazı muayenehanelerden geriye kalan; sadece reçeteler ve ilaç kutuları değil, insan hayatına dokunma gayreti, vicdan ve okuma sevdasıdır……

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.