Hayat, kimi zaman haritaların gösteremediği, sadece yüreklerin taşıdığı gizli yollarla yazılır. Kimi insan, doğduğu toprağın sınırlarını aşarak başka bir coğrafyaya iner ama asıl köklerini kalbinin en derininde yaşatmaya devam eder. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o güzel tespitiyle söylediği gibi, "Toprağın sırrı köklerdedir; insan ne kadar uzağa giderse gitsin, hikâyesi başladığı toprağın kokusunu taşır." İşte bizzat görüp zamanına şahit olduğum, rahmetli hoca dedemiz Mehmet Nadir, namı diğer Mamo Hoca ile Cevher Nene'nin (Cavarey) hikâyesi de benim hafızamda, ailemizin geçmişinde hep bir kök salma, ilim irfan ve hüzün destanı olarak yer almıştır.

Köyde ata, dede, ana, baba; kısacası herkesin ilk öğretmeniydi Hoca Dedem. Asıl adı Mehmet Nadir’di ama herkes onu "Mamo Hoca" olarak bilir, Hoca adıyla anardı. Çevre köy ve kasabaların, hatta bütün yörenin tanıdığı, sözüne güvenilen bir kanaat önderi, ilim sahibi muttaki bir zat idi. O, sadece evinin değil, bütün bir bölgenin manevi sığınaklarındandı. Özellikle mübarek gün ve gecelerde onun o mütevazı ama feyizli evi bir ilim ve irfan medresesine dönüşür, o ocağın etrafında halkalanılır, ibadetler yapılırdı. Mamo Hoca rahle başına geçer, o akide kokan vaaz ve nasihatleriyle kalpleri yumuşatır, ruhları dinlendirirdi. Sadece kendi köyünden değil, çevre köylerden de ilme, hakikate susamış insan arifler, derviş ruhlular onun ders halkasına koşa koşa katılır, o meclislerde mahşeri bir vicdan buluşması yaşanırdı. Hz. Ali’nin buyurduğu üzere, "İlim adamının ölümü, âlemin ölümü gibidir" hakikati, sanki tam da Mamo Hoca Dedem gibi ilmiyle amel eden, insanı hakikate çağıran o yüce gönüllü kanaat önderlerinin o meclislerde bıraktığı derin tesiri anlatmak için söylenmişti.
Bizzat şahit olduğum o yıllarda, hatıramda kalan ilk günden vefatına kadarki ömründe başındaki sarığı ve sakalı hiç eksik olmamıştı. Kendisi sakal tıraşı hiç olmazdı; hayatında sadece asker ocağındayken sakalını kesmişti. Sakal şekli sünnete tamamen uygundu. Saçı sakalı uzadığında babam gider, düzeltirdi. Babam Mamo Hoca dedemizi çok severdi. Ve babamın o büyük sevgisinin en dokunaklı nişanesi şuydu: Hoca dedemizin sakalını her tıraş edişinde, kesilen sakalından bir tutam alır, özenle çantasına koyardı. Cemil Meriç’in dediği gibi, "Geçmiş, insanın omzunda taşıdığı bir yük değil, adımlarını bastığı toprağın sağlamlığıdır." Babamın o çantada sakladığı her bir tel sakal, aslında evlat sevgisiyle evliya sevgisinin, hürmetin ve sadakatin en saf haliydi; geçmişe basılan en sağlam adımdı.
İşte bu köklü hayatın, Mamo Hoca'nın o manevi ikliminin uzantısı olan Cevher Nene’nin (Cavarey) ve ailesinin nereden gelip nereye sığındığı ise hâlâ bir muammaydı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o mısraındaki gibi, "İnsanın vatanı, çocukluğunun geçtiği yerdir; ya da göçüp de kalbinde taşıdığı..." Ağrı’nın Diyadin ilçesine bağlı Dokuztaş köyünden—1912 yılı kayıtlarındaki eski ve asıl adı Gevirgevrik’ten (Kurmanci'deki kevir gewrik yani "bozcataş" ifadesinden gelmektedir)—Nurdağı bölgesine göç etmişlerdi. Taa o dağ köyünden çıkıp o diyardan buralara neden ve niçin gelmişlerdi, hâlâ tam olarak çözülebilmiş değil. Ancak geçmişin bağları tamamen kopmamıştı. Zamanında Dokuztaş köyüne gidip gelenler olmuştu; hatta eskiler Süleyman’ı Haso, Hasene Ahmo, Gamıle Adey gibi akrabalarından bahsederlerdi. Bilirim ki Cevher nenemizin akrabaları, amca çocukları bugün hâlâ Nurdağı’nın Gözlühöyük köyündedirler ve amca kızı Guley in torunları hâlâ hayattadır, soyadları da Toprak’tır. Kökler, toprakla ne kadar mesafeli olursa olsun, bir şekilde birbirini bulurmuş meğer. William Faulkner’ın bir sözünde belirttiği üzere, "Geçmiş, asla ölü değildir; hatta geçmiş henüz geçmemiştir bile." Bizim köklerimiz de işte bu dağ yollarında, bu akraba bağlarında hâlâ taptaze durmaktadır.
Büyüklerin anlattığına göre Cevher Nene de tıpkı Mamo Hoca gibi çok muttaki, çalışkan, özverili, dini bütün, sevilen ve saygın bir kadınmış. Lakin kaderin cilvesi, onun bu dünyadaki yürüyüşünü hüzünlü bir hatıra ile mühürlemişti. Bir gün Yaylacık köyü Karataş mevkiinde düşerek yaralanmış, köye doğru gelirken bir yerde düşüp kalmış ve başından akan kanlar toprağa karışmış. Daha sonra düştüğü fark edilip hastaneye yetiştirildiyse de, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin dediği gibi, "Ölüm, insan için bir son değil, belki de asıl vatana kavuşma anıdır." Ne yazık ki kurtarılamayarak vefat etmiş. Olayın ardından, onun acısıyla yanan ve hatırasını yaşatmak isteyen oğlu Ali Apo, annesinin düşüp kanının karıştığı o yere giderek ilk taşları üst üste koymuş, adeta orayı bir mezar gibi nişanlamıştı. O günden sonra Karataş’a giden gelen herkes oraya bir taş koyup Fatiha okumaya başlamıştı. Çocukluğumuzda ne zaman o yoldan geçsek, bir iki taş da biz atardık; orası resmen gerçek bir mezar varmış gibi dururdu. Hatta çocukken Cevher Nene’nin orada gömülü olduğunu zannederdik. O taş yığını, aslında halkın bir insana duyduğu vefanın, bir canın hatırasına gösterdiği sessiz saygının ta kendisiydi.
Cevher Nene’nin 1953 yılında acı ve hüzün dolu vefatının ardından, diğer oğlu Mehmet Başarıcı hoca da annesi için şu yürek yakan ağıdı yakmıştı:
Ölüm geldi kapılarda dolanır,
Yalan dünya kalbur olmuş elenir,
Coşkun sular gibi gönlüm bulanır,
Kadir Mevlam darda koyma anamı.
Anam bizi unutmuş da kara yerde yatıyor,
Toprak evran olmuş adam yutuyor,
Başucunda çifte kuşlar ötüyor,
Kadir Mevlam darda koyma anamı.
Bu anasızlık da ne kadar zor imiş,
Ak kolları kara yerde çürümüş,
Mezarın üstünü çayır çemen bürümüş,
Kadir Mevlam darda koyma anamı.
Bugün dönüp arkaya baktığımda; Mamo Hoca dedemin o ilim dolu duruşunda, mübarek gecelerde evinde yanan o hidayet kandilinde, babamın çantasında sakladığı sakal tellerindeki büyük hürmette, Cevher Nene’nin adına atıldığı o Karataş’taki taş yığınlarında, Gevirgevrik’in boz taşlarında ve Gözlühöyük’teki akrabaların varlığında birbirine sıkı sıkıya bağlı kocaman bir hikâye görüyorum. Onlar bu dünyadan göçüp gittiler ama arkalarında bıraktıkları o manevi miras, bizzat şahit olduğum o hatıralarla ve benim kalemimden dökülen bu satırlarda yaşamaya devam ediyor. Şairin dediği gibi, insan asıl hatırlandığı kadar yaşarmış; biz andıkça ne Mamo Hoca Dedemin o feyizli meclisleri ne de Cevher Nene’nin aziz hatırası bu topraklarda unutulacak.




