MEHMET SÖNERCAN
Köşe Yazarı
MEHMET SÖNERCAN
 

İki Denizin Birleştiği Yer: Mevlânâ ve İbnü’l-Arabî’de Varlığın Birliği

yüzyıl… Moğol istilalarının gölgesinde, şehirlerin yandığı; fakat kalplerin, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hakikate aç olduğu bir çağ. Akıl ile aşk, ilim ile vecd, kelâm ile susuş aynı anda insan ruhunda yankılanıyor. İşte bu çağda iki büyük deniz akıyor: Biri Endülüs’ten Şam’a, diğeri Belh’ten Konya’ya… Rivayet edilir ki Şam sokaklarında bir gün, Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin babası Bahâeddin Veled’in arkasından yürürken şu cümleyi fısıldar: “Bir umman, bir gölün peşinden gidiyor.” Bu söz, zahiren bir tenkit gibi görünse de hakikatte büyük bir işaret taşır. Zira o “göl”, ilerleyen yıllarda çağları aşacak bir aşk denizine dönüşecektir. İbnü’l-Arabî, sistemli bir metafiziğin mimarıdır. Füsûsü’l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye ile varlığı, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisi olarak okur. Onun dili; derin, zorlayıcı, vakur ve aklîdir. Mevlânâ ise Mesnevî’de hakikati hikâyeyle, sembolle, gözyaşıyla anlatır. O, felsefe kurmaz; kalbi tutuşturur. Ancak bu iki yolun hedefi aynıdır: Vahdet-i Vücûd — Varlığın Birliği. İbnü’l-Arabî bu birliği “ontolojik” bir sistem olarak kurar. Mevlânâ ise aynı hakikati şöyle fısıldar: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır.” Biri irfanın diliyse, diğeri aşkın sesidir. Biri haritayı çizer, diğeri yola düşürür. Sema ve Tecelli: Psikolojik ve Ontolojik Derinlik Mevlânâ’nın seması, yalnızca estetik bir ritüel değildir. O, varlığın en kadim gerçeğinin bedene bürünmüş hâlidir. Sema; dönmekten ibaret değil, hatırlamaktır. İnsanın, evrenle aynı yasaya tâbi olduğunu idrak etmesidir. İbnü’l-Arabî’ye göre bütün âlem, İlahi isimlerin tecelli alanıdır. Tecelli durağan değil, süreklidir. Allah her an yeni bir yaratıştadır. Atomlar döner, galaksiler döner, zaman döner… İnsan durduğunu zanneder ama o da döner  ya hakikate doğru ya nefsinin etrafında. İşte sema, bu kozmik dönüşün insan bedenindeki bilinçli karşılığıdır. Sağ el göğe, sol el yere dönüktür: “Haktan alır, halka dağıtırım.” Psikolojik düzlemde bu hâl, İbnü’l-Arabî’nin “Hayal Âlemi” kavramıyla birleşir. Hayal, ne salt madde ne de mutlak ruhtur; ikisinin arasında bir geçiş alanıdır. Modern psikolojide bilinçdışı dediğimiz alanla şaşırtıcı bir benzerlik taşır. Sema esnasında kişi, iç dünyasındaki kaosu bastırmaz; onunla ahenk kurar. Bastırılan duygu patlar, fark edilen duygu dönüşür. Vecd hâli, bir kaçış değil; derin bir yüzleşmedir. Modern insanın meditasyonda aradığı dinginlik, Mevlânâ’nın semasında ilişkiye dönüşür: Evrenle, bedenle, kalple ilişki… Sikkenin mezar taşı olması boşuna değildir. Tennure bir kefendir. Sema, her defasında “eski ben”in cenaze namazını kılmaktır. İnsan İlişkileri ve İnsan-ı Kâmil Öğretisi İbnü’l-Arabî der ki: “Âlem, Hakk’ın aynasıdır.” Mevlânâ ise ekler: “İnsan, insanın aynasıdır.” Bu iki cümle birleştiğinde, ilişkiler basit bir sosyal temas olmaktan çıkar; manevi bir eğitim alanına dönüşür. Karşımıza çıkan her insan, bizdeki bir ismin, bir sıfatın, bir eksikliğin ya da fazlalığın yankısıdır. Modern psikolojinin “gölge” dediği şey, tasavvufta nefsin terbiye edilmemiş hâlidir. Jung’un gölgesi ile Mevlânâ’nın “hamdım” dediği saf hâl arasında derin bir akrabalık vardır. İnsan, pişmeden önce yanacağını sanır; oysa yanmadan pişemez. Öfke, kibir, haset… Mevlânâ bu duyguları yok etmeyi değil, dönüştürmeyi öğretir. İbnü’l-Arabî ise her duygunun İlahi bir ismin gölgesi olduğunu hatırlatır. Kibir, yanlış yerde duran bir izzettir. Öfke, yönünü kaybetmiş bir kudrettir. İnsan-ı Kâmil, hatasız insan değildir. Hatasını ayna gibi okuyabilen insandır. Terapötik açıdan bu öğreti, insanı suçtan değil, bilinçten sorumlu kılar. Suç bastırır; bilinç iyileştirir. Mevlânâ’nın “Hamdım, piştim, yandım” sözü, modern gelişim psikolojisinin üç evresini tek cümlede özetler. Sırlar Âleminde Define ve Modern Çözüm Hadiste buyurulur: “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim.” İbnü’l-Arabî bu hadisi, varoluşun sebebi olarak okur. Varlık, bilinmenin coşkusudur. Mevlânâ ise bu bilginin adresini gösterir: Gönül. Ona göre insanın kalbi, Arş’tan küçüktür ama Allah’ı taşır. Modern insanın en büyük yanılgısı, defineyi dışarıda aramasıdır. Daha çok hızda, daha çok tüketimde, daha çok görünürlükte… Oysa bu iki büyük rehber, yüzyıllar öncesinden bugüne şöyle seslenir: “Dur. İçeri dön.” Boşluk hissi, anlamsızlık, tükenmişlik… Bunlar bir hastalık değil; yanlış yönelim belirtileridir. Mevlânâ’nın neyi ile İbnü’l-Arabî’nin kalemi burada buluşur: İkisi de insanı merkeze değil, hakikate bağlar. Son söz yerine bir çağrı: Akıl yolunu kaybettiğinde, aşk pusula olur. Aşk savrulduğunda, akıl liman olur. İki deniz birleştiğinde, geriye yalnızca su değil; hayat kalır.
Ekleme Tarihi: 25 Aralık 2025 -Perşembe

İki Denizin Birleştiği Yer: Mevlânâ ve İbnü’l-Arabî’de Varlığın Birliği

  1. yüzyıl…
    Moğol istilalarının gölgesinde, şehirlerin yandığı; fakat kalplerin, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hakikate aç olduğu bir çağ. Akıl ile aşk, ilim ile vecd, kelâm ile susuş aynı anda insan ruhunda yankılanıyor. İşte bu çağda iki büyük deniz akıyor: Biri Endülüs’ten Şam’a, diğeri Belh’ten Konya’ya…

Rivayet edilir ki Şam sokaklarında bir gün, Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin babası Bahâeddin Veled’in arkasından yürürken şu cümleyi fısıldar:
“Bir umman, bir gölün peşinden gidiyor.”
Bu söz, zahiren bir tenkit gibi görünse de hakikatte büyük bir işaret taşır. Zira o “göl”, ilerleyen yıllarda çağları aşacak bir aşk denizine dönüşecektir.

İbnü’l-Arabî, sistemli bir metafiziğin mimarıdır. Füsûsü’l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye ile varlığı, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisi olarak okur. Onun dili; derin, zorlayıcı, vakur ve aklîdir. Mevlânâ ise Mesnevî’de hakikati hikâyeyle, sembolle, gözyaşıyla anlatır. O, felsefe kurmaz; kalbi tutuşturur.

Ancak bu iki yolun hedefi aynıdır:
Vahdet-i Vücûd — Varlığın Birliği.

İbnü’l-Arabî bu birliği “ontolojik” bir sistem olarak kurar. Mevlânâ ise aynı hakikati şöyle fısıldar:

“Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır.”

Biri irfanın diliyse, diğeri aşkın sesidir. Biri haritayı çizer, diğeri yola düşürür.

Sema ve Tecelli: Psikolojik ve Ontolojik Derinlik

Mevlânâ’nın seması, yalnızca estetik bir ritüel değildir. O, varlığın en kadim gerçeğinin bedene bürünmüş hâlidir. Sema; dönmekten ibaret değil, hatırlamaktır. İnsanın, evrenle aynı yasaya tâbi olduğunu idrak etmesidir.

İbnü’l-Arabî’ye göre bütün âlem, İlahi isimlerin tecelli alanıdır. Tecelli durağan değil, süreklidir. Allah her an yeni bir yaratıştadır. Atomlar döner, galaksiler döner, zaman döner… İnsan durduğunu zanneder ama o da döner  ya hakikate doğru ya nefsinin etrafında.

İşte sema, bu kozmik dönüşün insan bedenindeki bilinçli karşılığıdır. Sağ el göğe, sol el yere dönüktür:
“Haktan alır, halka dağıtırım.”

Psikolojik düzlemde bu hâl, İbnü’l-Arabî’nin “Hayal Âlemi” kavramıyla birleşir. Hayal, ne salt madde ne de mutlak ruhtur; ikisinin arasında bir geçiş alanıdır. Modern psikolojide bilinçdışı dediğimiz alanla şaşırtıcı bir benzerlik taşır.

Sema esnasında kişi, iç dünyasındaki kaosu bastırmaz; onunla ahenk kurar. Bastırılan duygu patlar, fark edilen duygu dönüşür. Vecd hâli, bir kaçış değil; derin bir yüzleşmedir. Modern insanın meditasyonda aradığı dinginlik, Mevlânâ’nın semasında ilişkiye dönüşür: Evrenle, bedenle, kalple ilişki…

Sikkenin mezar taşı olması boşuna değildir. Tennure bir kefendir. Sema, her defasında “eski ben”in cenaze namazını kılmaktır.

İnsan İlişkileri ve İnsan-ı Kâmil Öğretisi

İbnü’l-Arabî der ki:
“Âlem, Hakk’ın aynasıdır.”
Mevlânâ ise ekler:
“İnsan, insanın aynasıdır.”

Bu iki cümle birleştiğinde, ilişkiler basit bir sosyal temas olmaktan çıkar; manevi bir eğitim alanına dönüşür. Karşımıza çıkan her insan, bizdeki bir ismin, bir sıfatın, bir eksikliğin ya da fazlalığın yankısıdır.

Modern psikolojinin “gölge” dediği şey, tasavvufta nefsin terbiye edilmemiş hâlidir. Jung’un gölgesi ile Mevlânâ’nın “hamdım” dediği saf hâl arasında derin bir akrabalık vardır. İnsan, pişmeden önce yanacağını sanır; oysa yanmadan pişemez.

Öfke, kibir, haset…
Mevlânâ bu duyguları yok etmeyi değil, dönüştürmeyi öğretir. İbnü’l-Arabî ise her duygunun İlahi bir ismin gölgesi olduğunu hatırlatır. Kibir, yanlış yerde duran bir izzettir. Öfke, yönünü kaybetmiş bir kudrettir.

İnsan-ı Kâmil, hatasız insan değildir. Hatasını ayna gibi okuyabilen insandır. Terapötik açıdan bu öğreti, insanı suçtan değil, bilinçten sorumlu kılar. Suç bastırır; bilinç iyileştirir.

Mevlânâ’nın “Hamdım, piştim, yandım” sözü, modern gelişim psikolojisinin üç evresini tek cümlede özetler.

Sırlar Âleminde Define ve Modern Çözüm

Hadiste buyurulur:
“Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim.”

İbnü’l-Arabî bu hadisi, varoluşun sebebi olarak okur. Varlık, bilinmenin coşkusudur. Mevlânâ ise bu bilginin adresini gösterir:
Gönül.

Ona göre insanın kalbi, Arş’tan küçüktür ama Allah’ı taşır. Modern insanın en büyük yanılgısı, defineyi dışarıda aramasıdır. Daha çok hızda, daha çok tüketimde, daha çok görünürlükte…

Oysa bu iki büyük rehber, yüzyıllar öncesinden bugüne şöyle seslenir:
“Dur. İçeri dön.”

Boşluk hissi, anlamsızlık, tükenmişlik… Bunlar bir hastalık değil; yanlış yönelim belirtileridir. Mevlânâ’nın neyi ile İbnü’l-Arabî’nin kalemi burada buluşur: İkisi de insanı merkeze değil, hakikate bağlar.

Son söz yerine bir çağrı:
Akıl yolunu kaybettiğinde, aşk pusula olur.
Aşk savrulduğunda, akıl liman olur.

İki deniz birleştiğinde, geriye yalnızca su değil; hayat kalır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.