MEHMET SÖNERCAN
Köşe Yazarı
MEHMET SÖNERCAN
 

Kelimelerin Ötesindeki Memleket: Anlaşılmak mı, Anlamak mı?

İnsan, çoğu tartışmaya haklı çıkmak için değil; anlaşılamadığını hissettiği için girer. Bu cümle, modern psikolojinin keşfettiği bir gerçek gibi dursa da aslında binlerce yıldır insan ruhunun en derin yarasıdır. Gaziantep’in o meşhur, taştan örülmüş dar "hayat"lı evlerini düşünün. O yüksek duvarlar dışarıya karşı bir mahremiyet örerken, avlunun içindeki sesler neden bazen birbirine ulaşmaz? Neden aynı sofrada, aynı "yuvalama"nın buharında buluşan insanlar, birbirlerinin kalbindeki sızıyı duymazlar? Evliliklerde, dostluklarda, hatta en yakın akrabalık bağlarında kopan fırtınaların arkasında çoğu zaman devasa fikir ayrılıkları yoktur. Aksine, küçük ama duyulmamış duyguların birikmiş tortusu vardır. “Beni bir dinlesen her şey çözülecek” cümlesi, bugün Antep’in bir kahvehanesinde oturan amcanın da, Avrupa’nın bir metropolünde koşturan bir beyaz yakalının da ortak iç sesidir. Ancak biz, dinlemek yerine savunma yapmayı; anlamak yerine yargılamayı seçiyoruz. "Duyulmayan Bakırın Sesi" Bakırcılar Çarşısı’nda eski bir usta vardı, lakabı "Sessiz Ali"ydi. Ali Usta, yanına gelen çıraklarına önce çekici nasıl vuracaklarını değil, bakırın sesini nasıl dinleyeceklerini öğretirdi. Bir gün genç bir çırak, sabırsızlıkla sormuş: "Usta, alt tarafı bir tepsi döveceğiz, neden bu kadar çok dinliyoruz?" Ali Usta, elindeki çekici yavaşça bırakmış ve Antep ağzıyla o meşhur ferasetini konuşturmuş: "Oğlum, bakırın nerden kırılacağını, nerden parlayacağını anlamazsan, vurduğun her çekiç ona zulüm olur. İnsan da böyledir. Karşındakinin içindeki 'kırılma sesini' duymazsan, ona kurduğun her cümle bir darbedir. Sen onu tamir ettiğini sanırsın, ama o senin elinde parça parça olur." İşte bizim "iletişim" dediğimiz şey, çoğu zaman karşımızdakine çekiçle vurmaktan ibaret. Oysa anlamak, Ali Usta’nın yaptığı gibi, bakırın dilinden, insanın halinden bilmektir. Varlığın Yalnızlığı ve "Öteki" Batı felsefesi, bu "anlaşılamama" derdine farklı pencerelerden bakar. Jean-Paul Sartre, varoluşçuluğun zirvesinde "Cehennem başkalarıdır" derken, aslında başkalarının bizi nesneleştirmesinden bahseder. Biri bizi anlamadığında, bizi sadece bir "şey" olarak görür; duygularımızı, geçmişimizi, korkularımızı yok sayar. Bu, insanın ruhunda bir cehennem azabı yaratır. Öte yandan, Martin Heidegger "dil, varlığın evidir" der. Eğer birbirimizi anlamıyorsak, aynı evin içinde mülteciyiz demektir. Modern insan, bu felsefi boşluğun içinde savrulurken, karşısındakinden sadece onay bekler. Anlaşılmayı bir hak ediş değil, bir zorunluluk gibi görür. Oysa Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi: "Herkesin konuştuğu yerde, hiç kimse bir şey duymuyordur." Herkesin kendini anlatmaya çalıştığı bir dünyada, dinlemek en asil ve en nadir eylem haline gelmiştir.   Kalbin İrfanı ve "Hal Dili" İslam düşünce geleneğinde ise mesele "akıl"dan ziyade "kalp" ve "irfan" merkezlidir. İmam Gazali, İhya-u Ulumiddin’de insanın dilini "kalbin tercümanı" olarak tanımlar. Ancak bir şartla: Eğer kalp kararmışsa, dil sadece gürültü çıkarır. Gaziantep’in eski irfanında "hal dili" (lisân-ı hâl) esastır. Birinin yüzüne baktığınızda onun aç mı, tok mu, dertli mi, neşeli mi olduğunu anlamanız gerekir. Buna "feraset" denir. İbn Arabi’nin "Vahdet-i Vücud" felsefesinde, karşındaki insan senden ayrı bir varlık değildir; o, Hakk’ın bir tecellisidir. Dolayısıyla onu anlamamak, aslında kendi hakikatine göz yummaktır. Mevlana’nın "Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir" sözü, bugün evlilik terapistlerinin saatlerce anlattığı "empati" kavramının bin yıl önceki kalbidir. Akıl bizi birbirinden ayırır (senin fikrin, benim fikrim), ancak kalp bizi birleştirir. Beklenti-Hayal Kırıklığı Döngüsü: Sessizliğin Tuzağı Anlaşılmayı bekleyen insan, genellikle bir tuzağa düşer: Karşısındakinin "sezmesini" ister. Bu, özellikle bizim kültürümüzde çok yaygındır. "Benim neye kırıldığımı o bilmeli" deriz. Açıklamayı bir zayıflık, kendini ifade etmeyi bir gurur meselesi sayarız. Kırıldığımızı söylemek yerine susarız. Ama bu suskunluk, bir "tefekkür" sessizliği değil, bir "uzaklaşma" sessizliğidir. Suskunluk çoğu zaman anlaşılmak üretmez, aksine aradaki mesafeyi büyütür. Beklenti devleşir, gerçekleşmeyince hayal kırıklığı derinleşir. Ve sonunda o yıkıcı cümle dökülür dudaklardan: "Zaten sen beni hiç anlamadın!" Oysa biz, anlaşılmak için ne kadar çaba sarf ettik? Kendi kalbimizi karşıdakine açacak kadar cesur olabildik mi? Dijital Gürültü ve Kaybolan Anlam Günümüzde Gaziantep’in en işlek caddelerinde bile insanların elinde telefonlar, herkes bir şeyler paylaşıyor. Paylaşmak, aslında "beni görün, beni anlayın" demenin dijitalleşmiş halidir. Ama herkesin bağırdığı bir meydanda fısıltılar duyulmaz. Sorun, iletişimin olmaması değildir; sorun, niyetin eksikliğidir. Birini dinlerken ona cevap yetiştirmek için mi bekliyoruz, yoksa dünyayı onun gözünden görmek için mi? Dostluklarda küçük bir yanlış anlaşılma yüzünden yılların hatırı siliniyor. Evliliklerde "niyet okumalar" yüzünden asıl meseleler konuşulmuyor. Sorun teknik değil, ruhidir. Akıl, karşısındakini "çürütmek" ister; kalp ise "bütünleşmek" ister. Biz bugün akıl çağından kalp çağına hicret etmek zorundayız. Asıl Cesaret "Anlamak"tır Anlaşılmayı beklemek konforludur, pasif bir eylemdir. Ancak birini "anlamak" muazzam bir emek ve irade ister. Anlamak için; Dinlemeyi bilmek gerekir: Kendi sesini susturup, karşıdakinin frekansına girmek. Yavaşlamak gerekir: Antep’in o ağır ama vakur yaşam tarzındaki gibi, bir kahveyi kırk yıl hatırı olacak şekilde içmek. Kendini geri çekmek gerekir: "Ben haklıyım" putunu kırmak. Belki de insanı onaran şey, birilerinin onu anlaması değildir. İnsanı asıl şifalandıran, birini gerçekten anlayabildiği, o "ben"den vazgeçip "biz" olduğu nadir anlardır. Bir başkasının acısını hissettiğinizde, kendi acınız hafifler. Bu, evrensel bir yasadır. Ve yazı şu cümleyle sarsıcı ama sakin bir yerde biter: “Biz anlaşılmak mı istiyoruz, yoksa artık hiç anlamıyor muyuz?” Bu soru bir suçlama değildir. Bu soru, okuyucuyu Gaziantep’in o eski, tozlu aynalarının karşısına geçiren bir davettir. Haklı çıkmak bizi bir süreliğine tatmin edebilir, ama anlaşılmak ve daha önemlisi "anlamak" bizi sonsuza kadar huzurlu kılar. Akıl bizi haklı yapabilir, ama sadece kalp bizi mutlu eder. Gelin, bu hafta kelimelerin ötesindeki o memlekete, kalpten kalbe giden o gizli yola bir adım atalım. Karşımızdakine "ne demek istedin?" diye sormadan önce, "ne hissettin?" diye sormayı deneyelim. Çünkü hayat, anlaşılma kavgasıyla heba edilemeyecek kadar kısa; bir gönüle girip orada yer bulacak kadar da geniştir.
Ekleme Tarihi: 16 Ocak 2026 -Cuma

Kelimelerin Ötesindeki Memleket: Anlaşılmak mı, Anlamak mı?

İnsan, çoğu tartışmaya haklı çıkmak için değil; anlaşılamadığını hissettiği için girer. Bu cümle, modern psikolojinin keşfettiği bir gerçek gibi dursa da aslında binlerce yıldır insan ruhunun en derin yarasıdır.

Gaziantep’in o meşhur, taştan örülmüş dar "hayat"lı evlerini düşünün. O yüksek duvarlar dışarıya karşı bir mahremiyet örerken, avlunun içindeki sesler neden bazen birbirine ulaşmaz? Neden aynı sofrada, aynı "yuvalama"nın buharında buluşan insanlar, birbirlerinin kalbindeki sızıyı duymazlar?

Evliliklerde, dostluklarda, hatta en yakın akrabalık bağlarında kopan fırtınaların arkasında çoğu zaman devasa fikir ayrılıkları yoktur. Aksine, küçük ama duyulmamış duyguların birikmiş tortusu vardır. “Beni bir dinlesen her şey çözülecek” cümlesi, bugün Antep’in bir kahvehanesinde oturan amcanın da, Avrupa’nın bir metropolünde koşturan bir beyaz yakalının da ortak iç sesidir. Ancak biz, dinlemek yerine savunma yapmayı; anlamak yerine yargılamayı seçiyoruz.

"Duyulmayan Bakırın Sesi"

Bakırcılar Çarşısı’nda eski bir usta vardı, lakabı "Sessiz Ali"ydi. Ali Usta, yanına gelen çıraklarına önce çekici nasıl vuracaklarını değil, bakırın sesini nasıl dinleyeceklerini öğretirdi. Bir gün genç bir çırak, sabırsızlıkla sormuş: "Usta, alt tarafı bir tepsi döveceğiz, neden bu kadar çok dinliyoruz?"

Ali Usta, elindeki çekici yavaşça bırakmış ve Antep ağzıyla o meşhur ferasetini konuşturmuş: "Oğlum, bakırın nerden kırılacağını, nerden parlayacağını anlamazsan, vurduğun her çekiç ona zulüm olur. İnsan da böyledir. Karşındakinin içindeki 'kırılma sesini' duymazsan, ona kurduğun her cümle bir darbedir. Sen onu tamir ettiğini sanırsın, ama o senin elinde parça parça olur."

İşte bizim "iletişim" dediğimiz şey, çoğu zaman karşımızdakine çekiçle vurmaktan ibaret. Oysa anlamak, Ali Usta’nın yaptığı gibi, bakırın dilinden, insanın halinden bilmektir.

Varlığın Yalnızlığı ve "Öteki"

Batı felsefesi, bu "anlaşılamama" derdine farklı pencerelerden bakar. Jean-Paul Sartre, varoluşçuluğun zirvesinde "Cehennem başkalarıdır" derken, aslında başkalarının bizi nesneleştirmesinden bahseder. Biri bizi anlamadığında, bizi sadece bir "şey" olarak görür; duygularımızı, geçmişimizi, korkularımızı yok sayar. Bu, insanın ruhunda bir cehennem azabı yaratır.

Öte yandan, Martin Heidegger "dil, varlığın evidir" der. Eğer birbirimizi anlamıyorsak, aynı evin içinde mülteciyiz demektir. Modern insan, bu felsefi boşluğun içinde savrulurken, karşısındakinden sadece onay bekler. Anlaşılmayı bir hak ediş değil, bir zorunluluk gibi görür. Oysa Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi: "Herkesin konuştuğu yerde, hiç kimse bir şey duymuyordur." Herkesin kendini anlatmaya çalıştığı bir dünyada, dinlemek en asil ve en nadir eylem haline gelmiştir.

 

Kalbin İrfanı ve "Hal Dili"

İslam düşünce geleneğinde ise mesele "akıl"dan ziyade "kalp" ve "irfan" merkezlidir. İmam Gazali, İhya-u Ulumiddin’de insanın dilini "kalbin tercümanı" olarak tanımlar. Ancak bir şartla: Eğer kalp kararmışsa, dil sadece gürültü çıkarır. Gaziantep’in eski irfanında "hal dili" (lisân-ı hâl) esastır. Birinin yüzüne baktığınızda onun aç mı, tok mu, dertli mi, neşeli mi olduğunu anlamanız gerekir. Buna "feraset" denir.

İbn Arabi’nin "Vahdet-i Vücud" felsefesinde, karşındaki insan senden ayrı bir varlık değildir; o, Hakk’ın bir tecellisidir. Dolayısıyla onu anlamamak, aslında kendi hakikatine göz yummaktır. Mevlana’nın "Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir" sözü, bugün evlilik terapistlerinin saatlerce anlattığı "empati" kavramının bin yıl önceki kalbidir. Akıl bizi birbirinden ayırır (senin fikrin, benim fikrim), ancak kalp bizi birleştirir.

Beklenti-Hayal Kırıklığı Döngüsü: Sessizliğin Tuzağı

Anlaşılmayı bekleyen insan, genellikle bir tuzağa düşer: Karşısındakinin "sezmesini" ister. Bu, özellikle bizim kültürümüzde çok yaygındır. "Benim neye kırıldığımı o bilmeli" deriz. Açıklamayı bir zayıflık, kendini ifade etmeyi bir gurur meselesi sayarız. Kırıldığımızı söylemek yerine susarız. Ama bu suskunluk, bir "tefekkür" sessizliği değil, bir "uzaklaşma" sessizliğidir.

Suskunluk çoğu zaman anlaşılmak üretmez, aksine aradaki mesafeyi büyütür. Beklenti devleşir, gerçekleşmeyince hayal kırıklığı derinleşir. Ve sonunda o yıkıcı cümle dökülür dudaklardan: "Zaten sen beni hiç anlamadın!" Oysa biz, anlaşılmak için ne kadar çaba sarf ettik? Kendi kalbimizi karşıdakine açacak kadar cesur olabildik mi?

Dijital Gürültü ve Kaybolan Anlam

Günümüzde Gaziantep’in en işlek caddelerinde bile insanların elinde telefonlar, herkes bir şeyler paylaşıyor. Paylaşmak, aslında "beni görün, beni anlayın" demenin dijitalleşmiş halidir. Ama herkesin bağırdığı bir meydanda fısıltılar duyulmaz. Sorun, iletişimin olmaması değildir; sorun, niyetin eksikliğidir. Birini dinlerken ona cevap yetiştirmek için mi bekliyoruz, yoksa dünyayı onun gözünden görmek için mi?

Dostluklarda küçük bir yanlış anlaşılma yüzünden yılların hatırı siliniyor. Evliliklerde "niyet okumalar" yüzünden asıl meseleler konuşulmuyor. Sorun teknik değil, ruhidir. Akıl, karşısındakini "çürütmek" ister; kalp ise "bütünleşmek" ister. Biz bugün akıl çağından kalp çağına hicret etmek zorundayız.

Asıl Cesaret "Anlamak"tır

Anlaşılmayı beklemek konforludur, pasif bir eylemdir. Ancak birini "anlamak" muazzam bir emek ve irade ister. Anlamak için;

  • Dinlemeyi bilmek gerekir: Kendi sesini susturup, karşıdakinin frekansına girmek.
  • Yavaşlamak gerekir: Antep’in o ağır ama vakur yaşam tarzındaki gibi, bir kahveyi kırk yıl hatırı olacak şekilde içmek.
  • Kendini geri çekmek gerekir: "Ben haklıyım" putunu kırmak.

Belki de insanı onaran şey, birilerinin onu anlaması değildir. İnsanı asıl şifalandıran, birini gerçekten anlayabildiği, o "ben"den vazgeçip "biz" olduğu nadir anlardır. Bir başkasının acısını hissettiğinizde, kendi acınız hafifler. Bu, evrensel bir yasadır.

Ve yazı şu cümleyle sarsıcı ama sakin bir yerde biter:

“Biz anlaşılmak mı istiyoruz, yoksa artık hiç anlamıyor muyuz?”

Bu soru bir suçlama değildir. Bu soru, okuyucuyu Gaziantep’in o eski, tozlu aynalarının karşısına geçiren bir davettir. Haklı çıkmak bizi bir süreliğine tatmin edebilir, ama anlaşılmak ve daha önemlisi "anlamak" bizi sonsuza kadar huzurlu kılar. Akıl bizi haklı yapabilir, ama sadece kalp bizi mutlu eder.

Gelin, bu hafta kelimelerin ötesindeki o memlekete, kalpten kalbe giden o gizli yola bir adım atalım. Karşımızdakine "ne demek istedin?" diye sormadan önce, "ne hissettin?" diye sormayı deneyelim. Çünkü hayat, anlaşılma kavgasıyla heba edilemeyecek kadar kısa; bir gönüle girip orada yer bulacak kadar da geniştir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Bilal ERGOĞAN
(18.01.2026 12:03 - #251)
Ben her zaman anlaşılmak ve insanlarla anlaşmak ve dost olmak isterim üstadım. Güzel yazılara devam….
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.