Bu eleştiriler hangi yazarlara denk düşüyor?
Zamanımızın entelektüel figürleri çoğu zaman kendilerini “disiplinlerarası” bir alana yerleştirmeyi tercih ediyor. Bu tercih, ilk bakışta geniş bir ufuk vaadi taşısa da, pratikte yazara sosyolojiden, psikolojiden, tasavvuftan ve hatta pazarlamadan aynı anda konuşma serbestliği tanıyor. Böylece ele alınan konu, sağlam bir zemine değil; duygusal, kültürel ve çağrışımlarla örülü bir anlatıya yaslanıyor.
Bu anlatı biçiminin en güçlü yanı, kuşkusuz hitabet gücüdür. Kelime dağarcığı zengindir, metaforlar parlaktır, cümleler kulağa hoş gelir. Ancak tam da bu nedenle, ortaya konulan fikirleri mantıksal olarak tartışmak zorlaşır. Çünkü mesele artık “doğru mu?” sorusundan ziyade, “ne hissettirdiği” üzerinden ilerler. His dünyasına hitap eden fikirler, zamanla eleştiriye kapalı bir zırh kuşanır.
Ne var ki bu zırh, çoğu zaman derinliği değil; süslü ama içi boş bir yapıyı gizler.
Kavram Bombardımanı: İçerik mi, Retorik mi?
Bazı çağdaş metinlerde okur, adeta bir kavram yağmuruna tutulur. Yabancı terimler, yeni türetilmiş kelimeler ve “entelektüel” çağrışımlar peş peşe sıralanır. Ancak bu kavramlar ayıklandığında geriye kalan fikrin, çoğu zaman son derece sıradan olduğu fark edilir.
Basit bir öneri örneğin “dijital bağımlılığa dikkat edilmeli” elli farklı akademik terimle paketlendiğinde, ortaya çıkan şey derinlik değil; bir retorik illüzyondur. Bu, düşüncenin derinleşmesi değil; bulanıklaşmasıdır.
Eklektik Yaklaşımın Bedeli
Aynı metinde hem tasavvuftan, hem nörobilimden, hem de çağdaş kapitalizm eleştirisinden söz etmek büyük bir iddiadır. Ancak bu iddia, çoğu zaman her alanın yüzeyinden bir parça alarak ilerleyen seçmeci (eklektik) bir yaklaşıma dönüşür.
Bilimsel ya da felsefi meseleler genelleştirildikçe özünü kaybeder. “Bizim medeniyetimiz şöyledir” gibi geniş ve köşeli ifadeler, tarihin, sosyolojinin ve insan tecrübesinin karmaşıklığını basite indirger. Bu tür cümleler, açıklayıcı olmaktan çok rahatlatıcıdır; çünkü düşünmeyi değil, inanmayı talep eder.
Popüler Kültür Entelektüelliği
Günümüzde akademik çalışma ile popüler üretim arasındaki sınır giderek silikleşmektedir. Elbette popüler bir dil kullanmak başlı başına bir kusur değildir. Ancak kısa süre içinde çok farklı alanlarda ardı ardına eser vermek, şu soruyu kaçınılmaz kılar:
Bu metinler gerçekten derinlemesine bir araştırmanın ürünü mü, yoksa çağın talep ettiği hızlı tüketime mi hizmet etmektedir?
Entelektüel üretim hızlandıkça, derinlikten feragat etme riski de büyür.
Nitekim bugün, pazarlama dünyasından çıkıp kültür, psikoloji ve hatta maneviyat alanına doğru hızla genişleyen; akademik dili hikâye anlatıcılığıyla harmanlayan; kavram üretimini düşüncenin önüne alan bir entelektüel profil oldukça görünür hâle gelmiştir. Bu profil, güçlü anlatımı ve etkileyici dili sayesinde geniş bir etki alanı oluştururken, ortaya koyduğu fikirlerin hangi noktada bilimsel derinlikten ayrılıp estetik ve duygusal bir anlatıya dönüştüğü sorusunu da kaçınılmaz olarak gündeme getirir.
Çözümsüz Eleştirinin Romantizmi
Batı medeniyetine yönelik sert eleştiriler yapılırken, sıkça “bizim medeniyetimiz” vurgusu öne çıkar. Ancak bu vurgunun günümüz dünyasında somut bir karşılığı nadiren ortaya konur. Ekonomi, teknoloji, şehircilik ya da eğitim gibi alanlarda uygulanabilir modeller sunulmadığında, eleştiri bir süre sonra romantik bir nostaljiye dönüşür.
Geçmişi yüceltmek kolaydır; zor olan, bugüne dair sahici ve uygulanabilir bir teklif sunabilmektir.
Bugünün entelektüel ikliminde asıl mesele, ne kadar çok alana temas edildiği değil; hangi alanda ne kadar derine inildiğidir. Her şeyden biraz bilmek, her şeyi söyleme hakkı vermez. Derinlik, çoğu zaman sessiz, mütevazı ve sınırlı bir alanda uzun süre kalabilmeyi gerektirir.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur:
Gerçekten düşünüyor muyuz, yoksa sadece iyi konuşuyor muyuz?
Bu noktada okura düşen, bir an durup şunu sormaktır:
Bu eleştiriler hangi yazarlara denk düşüyor?
Cevabı vermek yazara değil, okurun entelektüel dürüstlüğüne kalıyor.