MEHMET SÖNERCAN
Köşe Yazarı
MEHMET SÖNERCAN
 

Akmayan Gözyaşları: Modern İnsanın Taşlaşan Kalbi

Modern çağın insanı, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar “her şeye” ulaşabiliyor; bilgiye, görüntüye, hıza, tüketime… Ne var ki aynı insan, kendi içine doğru attığı her adımda bir duvara çarpıyor. Dış dünya sınırsızca genişlerken iç dünya daralıyor; insan her şeyi görüyor ama gördüğü karşısında artık ürpermiyor. İşte bu ruh hâli, çağımızın en derin ama en az fark edilen krizini işaret ediyor: Akmayan gözyaşları. Gözyaşı, yalnızca fizyolojik bir refleks değildir. O, insanın acı karşısındaki en kadim dili; kalbin konuşma biçimidir. Ağlayabilen bir insan, hâlâ canlıdır; hâlâ temas hâlindedir; hâlâ “etkilenebilir” durumdadır. Bugün ise gözler kurudur. Kuruluk sadece gözde değil, ruhtadır. Bu kuruluk, modern dünyanın bizden talep ettiği “güçlü olma” zorunluluğunun sessiz bir bedelidir. Güçlü Olma Zorunluluğu ve Bastırılan Duygular Modern toplum, bireyi sürekli güçlü olmaya çağırır. Güçlü, üretken, dayanıklı, kontrol sahibi… Psikolojik literatürde bu durum, duyguların bastırılmasıyla sonuçlanan işlevsellik takıntısı olarak tanımlanır. İnsan, çalışabildiği ve ayakta durabildiği sürece “iyi” kabul edilir. Oysa ağlamak, durmayı; durmak ise sistemi aksatmayı çağrıştırır. Bu yüzden gözyaşı, çağdaş insanın hayatından sessizce sürgün edilir. Varoluşçu düşünür Jean-Paul Sartre, insanın kendi varlığıyla yüzleştiğinde yaşadığı o derin iç sıkıntısını “bulantı” kavramıyla anlatır. Bu bulantı, aslında insanın var olmanın ağırlığını hissetmesidir. Bugün ise bu ağırlık hissedilmiyor; çünkü hissetmemek için her şey yapılıyor. Dijital ekranlar, sürekli uyarım, bitmeyen gündem ve hız… İnsan, varoluşunun sancısını bastırmak için bilinçli bir uyuşma hâlini tercih ediyor. Akmayan gözyaşları, bu uyuşmanın en belirgin işaretidir. Kalp Gözünün Kapanışı Tasavvuf geleneğinde insan, sadece akıldan ibaret değildir. Onu insan yapan asıl merkez “kalp”tir. İmam Gazali, kalbi paslanan bir aynaya benzetir. Dünya sevgisi, hırs, kibir ve öfke bu aynayı karartır. Kalp gözü kapandıkça insan hakikati göremez hâle gelir. Gazali’ye göre bu pası temizleyen en güçlü unsurlardan biri gözyaşıdır. Gözyaşı, kalpteki yangının söndüğünün; nefsin dizginlenmeye başladığının işaretidir. Bugün ağlayamayan insan, çoğu zaman bunun farkında bile değildir. Çünkü kalbin karardığını kabul etmek, ciddi bir yüzleşme gerektirir. Oysa modern hayat, yüzleşmeden kaçınmak üzerine kuruludur. Sürekli meşguliyet, derin düşünmeye alan bırakmaz. Ölüm düşüncesi ertelenir; fanilik konuşulmaz. Psikolojide “kaçınma davranışı” olarak tanımlanan bu durum, kısa vadede rahatlatıcı; uzun vadede ise yıkıcıdır. Zira bastırılan her duygu, bir gün daha sert bir biçimde geri döner. Merhametin Ontolojik Kökleri Tasavvufun en derin isimlerinden biri olan İbn Arabi, varlığı bir bütün olarak görür. Ona göre insan, sadece kendisi değildir; gördüğü, temas ettiği, hatta incittiği her şeyle ontolojik bir bağ içindedir. Bu bakış açısında merhamet, ahlaki bir tercih değil; varoluşsal bir zorunluluktur. Her zerrede Hakk’ı gören bir insan, bir canlının acısı karşısında kayıtsız kalamaz. Bugün ise acılar sayılara dönüşmüştür. Televizyon ekranlarında, sosyal medya akışlarında akan felaketler, istatistiksel veriler hâlinde sunulur. Bu durum, psikolojide duyarsızlaşma olarak adlandırılır. Sürekli maruz kalınan acı görüntüleri, bir süre sonra insanı etkilemez olur. Gözyaşının akmaması, işte bu kopuşun sonucudur. İnsan, “öteki” ile bağını kaybettiğinde, kendi insani derinliğini de kaybeder. Şehirler, Beton ve Ruhun Daralması Bu ruhsal daralma, sadece bireysel değildir; mekânsaldır da. Kadim şehirlerin ruhu vardır. Sokakları, avluları, mezarlıkları insanı düşünmeye çağırır. Ancak modern şehircilik, bu çağrıyı susturur. Beton yükseldikçe, gökyüzü daralır; gökyüzü daraldıkça kalp de daralır. Gaziantep gibi tarihî hafızası güçlü bir şehirde bile bu dönüşüm hissedilmektedir. Bir zamanlar hayatın yavaş aktığı, insan ilişkilerinin daha sıcak olduğu mahalle kültürü, yerini hız ve anonimlik almıştır. Psikolojik açıdan bu durum, aidiyet duygusunun zayıflamasına yol açar. Aidiyet zayıfladıkça insan, yalnızlaşır; yalnızlaştıkça da iç dünyasına yabancılaşır. Güçlü Görünmek mi, Derin Olmak mı? Modern insanın en büyük yanılgısı, güçlü görünmekle derin olmayı karıştırmasıdır. Friedrich Nietzsche, modern insanın trajedisini, değerlerini yitirmiş ama bunu telafi edecek yeni bir anlam dünyası da kuramamış olmasıyla açıklar. Güçlü görünme arzusu, çoğu zaman içsel boşluğun üzerini örten bir maskedir. Oysa tasavvuf, gücü ağlayabilmekte; kırılganlığı kabul edebilmekte görür. Ağlayabilen insan, hâlâ kalbiyle temas hâlindedir. Gözyaşı, insanı küçültmez; aksine derinleştirir. Psikolojik iyileşmenin de ilk adımı budur: Duygularla temas. Bastırmadan, inkâr etmeden, savunmaya geçmeden… Sadece hissetmek. Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru şudur: Biz mi ağlamayı unuttuk, yoksa dünya mı artık ağlanacak hâllerini bize hissettirmiyor? Tasavvuf ve psikoloji, bu soruda aynı noktada buluşur: İnsan, kalbiyle yeniden temas kurmadıkça iyileşemez. Akmayan gözyaşları, bir güç göstergesi değil; bir alarmdır. O alarmı duymak, hâlâ mümkündür. Yeter ki durmayı, bakmayı ve hissetmeyi göze alalım. Kerem sahibi Allah’ım, kalplerimizi katılaştıran gafletten bizi muhafaza eyle. Bize merhametle bakmayı, acıya karşı hissizleşmemeyi nasip et. Gözlerimize gözyaşı, kalplerimize huşû, ruhlarımıza dirilik ihsan eyle. Mazlumların ahını unutmayan, nimetini paylaşmayı bilen kullarından eyle bizi. Bizi kendimize yabancılaşmaktan koru; Sana yakın, insana şefkatli eyle. Amin
Ekleme Tarihi: 25 Ocak 2026 -Pazar

Akmayan Gözyaşları: Modern İnsanın Taşlaşan Kalbi

Modern çağın insanı, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar “her şeye” ulaşabiliyor; bilgiye, görüntüye, hıza, tüketime… Ne var ki aynı insan, kendi içine doğru attığı her adımda bir duvara çarpıyor. Dış dünya sınırsızca genişlerken iç dünya daralıyor; insan her şeyi görüyor ama gördüğü karşısında artık ürpermiyor. İşte bu ruh hâli, çağımızın en derin ama en az fark edilen krizini işaret ediyor: Akmayan gözyaşları.

Gözyaşı, yalnızca fizyolojik bir refleks değildir. O, insanın acı karşısındaki en kadim dili; kalbin konuşma biçimidir. Ağlayabilen bir insan, hâlâ canlıdır; hâlâ temas hâlindedir; hâlâ “etkilenebilir” durumdadır. Bugün ise gözler kurudur. Kuruluk sadece gözde değil, ruhtadır. Bu kuruluk, modern dünyanın bizden talep ettiği “güçlü olma” zorunluluğunun sessiz bir bedelidir.

Güçlü Olma Zorunluluğu ve Bastırılan Duygular

Modern toplum, bireyi sürekli güçlü olmaya çağırır. Güçlü, üretken, dayanıklı, kontrol sahibi… Psikolojik literatürde bu durum, duyguların bastırılmasıyla sonuçlanan işlevsellik takıntısı olarak tanımlanır. İnsan, çalışabildiği ve ayakta durabildiği sürece “iyi” kabul edilir. Oysa ağlamak, durmayı; durmak ise sistemi aksatmayı çağrıştırır. Bu yüzden gözyaşı, çağdaş insanın hayatından sessizce sürgün edilir.

Varoluşçu düşünür Jean-Paul Sartre, insanın kendi varlığıyla yüzleştiğinde yaşadığı o derin iç sıkıntısını “bulantı” kavramıyla anlatır. Bu bulantı, aslında insanın var olmanın ağırlığını hissetmesidir. Bugün ise bu ağırlık hissedilmiyor; çünkü hissetmemek için her şey yapılıyor. Dijital ekranlar, sürekli uyarım, bitmeyen gündem ve hız… İnsan, varoluşunun sancısını bastırmak için bilinçli bir uyuşma hâlini tercih ediyor. Akmayan gözyaşları, bu uyuşmanın en belirgin işaretidir.

Kalp Gözünün Kapanışı

Tasavvuf geleneğinde insan, sadece akıldan ibaret değildir. Onu insan yapan asıl merkez “kalp”tir. İmam Gazali, kalbi paslanan bir aynaya benzetir. Dünya sevgisi, hırs, kibir ve öfke bu aynayı karartır. Kalp gözü kapandıkça insan hakikati göremez hâle gelir. Gazali’ye göre bu pası temizleyen en güçlü unsurlardan biri gözyaşıdır. Gözyaşı, kalpteki yangının söndüğünün; nefsin dizginlenmeye başladığının işaretidir.

Bugün ağlayamayan insan, çoğu zaman bunun farkında bile değildir. Çünkü kalbin karardığını kabul etmek, ciddi bir yüzleşme gerektirir. Oysa modern hayat, yüzleşmeden kaçınmak üzerine kuruludur. Sürekli meşguliyet, derin düşünmeye alan bırakmaz. Ölüm düşüncesi ertelenir; fanilik konuşulmaz. Psikolojide “kaçınma davranışı” olarak tanımlanan bu durum, kısa vadede rahatlatıcı; uzun vadede ise yıkıcıdır. Zira bastırılan her duygu, bir gün daha sert bir biçimde geri döner.

Merhametin Ontolojik Kökleri

Tasavvufun en derin isimlerinden biri olan İbn Arabi, varlığı bir bütün olarak görür. Ona göre insan, sadece kendisi değildir; gördüğü, temas ettiği, hatta incittiği her şeyle ontolojik bir bağ içindedir. Bu bakış açısında merhamet, ahlaki bir tercih değil; varoluşsal bir zorunluluktur. Her zerrede Hakk’ı gören bir insan, bir canlının acısı karşısında kayıtsız kalamaz.

Bugün ise acılar sayılara dönüşmüştür. Televizyon ekranlarında, sosyal medya akışlarında akan felaketler, istatistiksel veriler hâlinde sunulur. Bu durum, psikolojide duyarsızlaşma olarak adlandırılır. Sürekli maruz kalınan acı görüntüleri, bir süre sonra insanı etkilemez olur. Gözyaşının akmaması, işte bu kopuşun sonucudur. İnsan, “öteki” ile bağını kaybettiğinde, kendi insani derinliğini de kaybeder.

Şehirler, Beton ve Ruhun Daralması

Bu ruhsal daralma, sadece bireysel değildir; mekânsaldır da. Kadim şehirlerin ruhu vardır. Sokakları, avluları, mezarlıkları insanı düşünmeye çağırır. Ancak modern şehircilik, bu çağrıyı susturur. Beton yükseldikçe, gökyüzü daralır; gökyüzü daraldıkça kalp de daralır.

Gaziantep gibi tarihî hafızası güçlü bir şehirde bile bu dönüşüm hissedilmektedir. Bir zamanlar hayatın yavaş aktığı, insan ilişkilerinin daha sıcak olduğu mahalle kültürü, yerini hız ve anonimlik almıştır. Psikolojik açıdan bu durum, aidiyet duygusunun zayıflamasına yol açar. Aidiyet zayıfladıkça insan, yalnızlaşır; yalnızlaştıkça da iç dünyasına yabancılaşır.

Güçlü Görünmek mi, Derin Olmak mı?

Modern insanın en büyük yanılgısı, güçlü görünmekle derin olmayı karıştırmasıdır. Friedrich Nietzsche, modern insanın trajedisini, değerlerini yitirmiş ama bunu telafi edecek yeni bir anlam dünyası da kuramamış olmasıyla açıklar. Güçlü görünme arzusu, çoğu zaman içsel boşluğun üzerini örten bir maskedir. Oysa tasavvuf, gücü ağlayabilmekte; kırılganlığı kabul edebilmekte görür.

Ağlayabilen insan, hâlâ kalbiyle temas hâlindedir. Gözyaşı, insanı küçültmez; aksine derinleştirir. Psikolojik iyileşmenin de ilk adımı budur: Duygularla temas. Bastırmadan, inkâr etmeden, savunmaya geçmeden… Sadece hissetmek.

Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru şudur:
Biz mi ağlamayı unuttuk, yoksa dünya mı artık ağlanacak hâllerini bize hissettirmiyor?

Tasavvuf ve psikoloji, bu soruda aynı noktada buluşur: İnsan, kalbiyle yeniden temas kurmadıkça iyileşemez. Akmayan gözyaşları, bir güç göstergesi değil; bir alarmdır. O alarmı duymak, hâlâ mümkündür. Yeter ki durmayı, bakmayı ve hissetmeyi göze alalım.

Kerem sahibi Allah’ım, kalplerimizi katılaştıran gafletten bizi muhafaza eyle.

Bize merhametle bakmayı, acıya karşı hissizleşmemeyi nasip et.

Gözlerimize gözyaşı, kalplerimize huşû, ruhlarımıza dirilik ihsan eyle.

Mazlumların ahını unutmayan, nimetini paylaşmayı bilen kullarından eyle bizi.

Bizi kendimize yabancılaşmaktan koru; Sana yakın, insana şefkatli eyle. Amin

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yankigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.